1 Eylül 2010 Çarşamba

“Popüler moda akımlarını birebir taklit ederek ortaya nitelikli bir ürün çıkmasını bekleyemeyiz”

Çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Ece Deryaoğlu, son yıllarda arka arkaya gerçekleştirdiği sergilerle sanat ortamında adından sıkça söz ettirdi. Önce “Tam Benlik” ardından “Beni Arama” adlı sergileri ile haklı bir yere sahip oldu. Sanatçıyla çalışmaları ve sergileri hakkında gerçekleştirdiğimiz sohbet aşağıda okunabilir.


Hülya Küpçüoğlu


İlk serginiz “Tam Benlik” 2. Serginiz de “Beni Arama” idi. Aynı gibi durmakla birlikte aslında zıt bir tema söz konusu. Bu 2 tema nerelerde birleşiyor veya ayrılıyor?

Aslında bu isimler çok tesadüfi ortaya çıktı. Çok fazla düşünülüp, kafa yorulmuş isimler değil. Dikkat edilirse tema demiyorum. . Çünkü herhangi bir düşünce ya da tema üzerinden çok önceden planlanmış işler değil. Zaman içerisinde çalışıp, ürettikçe ortaya çıkan ve bir isim altında birleşen işler. İlk sergimin oluşumu sırasında şu anda çalıştığım teknikle ilk kez seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanırken, yeni bir benle ve içinde daha çok portre ağırlıklı olan ve bu portrelerin hepsinin de ben olduğu bir sergi “Tam Benlik” oluverdi. İkinci sergide ise “Beni Arama” derken, “beni” aramak isminin içerisinde dönüp dolaşırken yaşamın içinde ve yaşadığım yerlerde geçtiğim yollarda, oturduğum sokaklarda yani İstanbul’da “beni” aramak’tı… Ya da aramamaktı ya da başka birisinin beni arama değişiydi ve kendisinin reddedilişiydi.

Özellikle 2. Serginizde kent olgusu ön plana çıkıyor. Nasıl bir birey ve kent ilişkisi?

Kent hepimiz için çok önemli tabi ki, fakat bu sadece evleri sokaklarıyla değil bunların içindeki ayrıntıları ile önem kazanan bir olgu. Gök yüzündeki martısı, bahçedeki kedileri, çiçekleri, böcekleri, denizi hayatımıza anlam katan kenti yaşamaya değer kılan resimlerin içindeki bu bütünlülük, hepsi birbirini tamamlayan ve kendi içinde, doğalında olması gereken birey ve kent ilişkisi.

Kent derken özellikle İstanbul’a dair temaların vurgulanmasının sebepleri?

İstanbul çok güzel bir şehir.Benim de içinde doğup büyüdüğüm ve her zaman çok uzaklara da gitsem döndüğümde “iyi ki bu dünya güzeli şehirde yaşıyorum ve resim yapıyorum” dediğim bir yer. Fakat aynı zamanda dünyaya da yabancı değil. Ben okunması kolay samimi resimlerle dünyanın neresine giderse gitsin aynı dili konuşabilen, yabancılaşmayan aksine biçimsel olarak en ayıklanmış ve yalın haliyle sözünü söylemeye çalışan bu kentin insanıyım.

Resimlerinizde Simgesel bir takım ifadelerin de ön plana çıktığını söyleyebilir miyiz?

Resimlerimde simgesel bir takım ifadelerden çok simgesel gibi gözüken sevdiğim bir takım biçimlerin bir bütün içinde kotarılması var. Mesela hergün Çukurcuma’dan atölyeme inerken en uzakta seyre daldığım Galata Kulesi’nin tepesine bir kuş kondurmak ya da bir kedi iliştirmek, ya da her sabah Şişhane yokuşundan çıkarken izlediğim Haliç manzarasının içine müzisyenleri yerleştirip üzerlerinden bir yangın söndürme uçağı geçirmek. Ve üstelik bu da yetmezmiş gibi bir de köpek iliştirmek bu müzisyenlerin yanına adı Osman olan. Bu görüntülerin hepsi çok ayrı zamanlarda saptanmış, farklı yerlerde bulunan, hepsi çok sevdiğim ve benim için bir anlam taşıyan biçimlerin bir şenlik havasında bir araya gelip renk, biçim ve lekelerle birbirlerini tamamlamalarıdır.

Çalışmalarınızda daha çok kendinizden yola çıktığınız görülüyor. Özne olarak kendinizi sorgulamanızın hatta ön plana almanızın sebepleri neler?

Önce bir mekan, mekanda bir hikaye, hikayeyi tamamlayan sevdiğim biçimler bunların birbirleriyle kaynaşması, renkler, büyük lekesel parçalardan oluşan bütünler, açıklar koyular. Gülen bir yüz, seyirciyle göz teması. Onu resmin içine çekebilmek ya da resmin içindekini dışarı taşırabilmek. Duygularımı seyirciyle paylaşabilmemin en iyi yolu tabi ki ve bu oyunun içinde kendimin de olması. Her zaman planlı ve titiz bir resim yapma biçimini seçen biri olarak benim olmam çok doğal.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İnsanlar yaptıkları işlerde tüm benlikleri ile içten ve samimi yaklaşımlarda bulunurlarsa, kalıcı bir şeyler yakalayabilirler. Sanatta etkileşim çok normal ve doğal bir olgudur. Ama popüler moda akımlarını birebir taklit ederek ortaya nitelikli bir ürün çıkmasını bekleyemeyiz. Durum ve şartlar ne olursa olsun, sanatla uğraşan insanlar iyi donanımlı ve samimi oldukları sürece her zorluğun üstesinden geleceklerdir. Prensiplerinden vazgeçmemeli ve çok sabırlı olmalılar. Herşey ucuzlayabilir ama en zor yapılan iş olan sanat asla ucuzlayamaz. Bu sadece kendini kandırmak olur. İyi ve özgün olan her zaman kalıcıdır.


(Ağustos 2010 Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

“BÜYÜKÇEKMECE VE KARTAL’DAKİ DENEYİMLERİME DAYANARAK SÖYLEYEBİLİRİM Kİ EVET TAŞINABİLİR SANAT AMACINA ULAŞTI”

Fatih Balcı Taşınabilir Sanat’ta proje gerçekleştiren küratörlerden. Sanatçının önce Büyükçekmece ardından Kartal’a taşınan projesinin adı “Çok Güzel”. Balcı ile yaptığımız söyleşide projenin gelişiminden içeriğine kadar çeşitli görüşler aldık.

Hülya Küpçüoğlu

Öncelikle projenin başlangıcından başlayalım çıkış noktanız ne idi?


Projenin başlangıcı İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde , bu etkinliğin ruhuna uygun olarak, sanatın tüm İstanbul’a yayılması fikrinden doğdu. Kültür başkentinden bahsedeceksek , kültürün ve sanatın bir alana sıkışmaması gerekir, kültür ve sanat sadece dikey değil yatay olarak yayılmalıdır, çoğalmalıdır. Bu fikirden yola çıktığımı söyleyebilirim

Kültür ve sanatın yayılması derken nasıl bir tablo gözlemliyordunuz?

Genel görünüm içinde sanat ve kültürün bir iki yere sıkıştığını herkes gibi tespit etmiştim... böylece gezen bir sanat sergisi fikri kafamda dolaşmaya başlamıştı, ben projeyi yazmaya başladığımda Beral Madra’nın taşınabilir sanat sergisini adı altında bir proje yazdığını fark ettim ; aklın yolu bir elbet. Bizde böylece bizim sergimiz bu projeye dahil oldu; zaten çok güzel kavramı da bu fikir altında oluştu.

Yani serginin dolaşması ya da dolaşacak olması fikri sizi ilk etkileyen şeydi diyebilir miyiz?

Evet, bir serginin dolaşması fikri beni baştan çıkaran şeydi. Çünkü benim hep hayal ettiğim şeylerden biriydi. Cağdaş sanatın belirli alanlarda sıkışması, onun dışına çıkamaması birçok kişiyi olduğu gibi beni de rahatsız etmiştir. Anadolu’da kotarmaya çalıştığım sergilerde hep bu bağlamada düşünülmesi gerekir. Bu sanatı götürdüğümüz yerler, bunları ne kadar talep ediyor ve sahip çıkar sorusu ise başka bir araştırma ve çalışma konusu

Son yıllarda Anadolu’nun farklı yerlerinde ki buna Çanakkale de dahil bir hareketlilik gözlemleniyor etkinlik sayıları İstanbul dışında da arttı. Siz Anadolu’da gelişen sanat etkinliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunun bir iki cevabı var. İlki sanırım İstanbul sanat ortamı artık sanatçılar için yeterli alan açmıyor. Böylece sanatçılar kendilerini var olabilecekleri yeni alanlar açıyorlar. İkincisi İstanbul artık tek merkez değil. Diğer şehirlerde ekonomik büyümeye ve çağın getirdiklerine bağlı olarak sanat ve kültüre daha çok yer vermek istiyorlar bunları talep ediyorlar. Sanat artık aynı zamanda şehirlerin kimliğini, var oluşunu ortaya koyan bir şey. Aynı zamanda bu sosyolojik ve ekonomik bir dinamo olarak da çalışabiliyor, şehirler sanat projeleriyle kendilerini yenileyebiliyorlar

“Çok Güzel” konseptine gelecek olursak?

“Çok Güzel” konsepti başta bahsettiğim gibi, sanat ve kültürün yayılması fikrine paralel ortaya çıktı. Amaç şuydu;Çağdaş sanat eserlerini daha geniş kitlelerin ilgisini çekecek şekilde nasıl oluşturmalıyız? Bazı tespitlerim vardı:Çağdaş sanat dediğimiz çerçeveye genel olarak baktığımızda , bu sanatın köklerindeki bu köprüyü kurmak üzere ortaya çıkmış yönelim ve stratejiler olmasına rağmen bu bağın ya da köprünün koptuğu görülüyor. Çağdaş sanat ortaya çıkış fikirlerinin uzağına düşmüş, daha yalıtılmış, elit bir çevreye sesleniyordu. Bu kendi varlığına uzak düşen bir sanattı, eğer çağdaş sanat anlamlı olacaksa bu bağın kurulması ile mümkündü ama burada bazı paradokslar mevcuttu. Biz bağ kurmak istiyorduk ama sanattan zanaat statüsüne de düşmek istemiyorduk. Bunu nasıl yapmalıydık? Kafamda bu sorular dönüyordu. Öncelikle bu bağın nasıl koptuğuna yoğunlaştım.

Peki bu bağ sizce nasıl koptu?

Bu bağ çağdaş sanatın el becerisi, marifet ve güzel kavramlarıyla olan ilgisini çeşitli nedenlerle yitirmesiyle kopmuştu. Geniş kitleler sanat dediklerinde marifetli ve güzel bir şey görmek istiyorlar. Bu yüzden yapacaklarımız güzel olmalıydı... İlginç olmalıydı... Etkileyici olmalıydı. Böylece kavramımız ortaya çıktı.

Çok Güzel’i biraz daha açarsak?

İstiyorsanız size bu sergi için yazdığım metinden alıntılar yapayım: Modern sanata gelinceye dek sanatsal üretim ve tüketim bu çerçeve içinde hareket eder. Bu çerçeve sanatsal üretim ve tüketimi toplumsal yapı ile sıkı bir bağ içinde tutar. Diğer üretimler gibi sanatsal üretim de belli bir toplumsal yapı içinde ve bu yapı için üretilir.

Modern sanat bu çevrimi dağıtır. Sanat artık belirli işlevleri karşılayan zarif nesneler alanı değildir. O bir entelektüel faaliyet alanı olarak, toplumsal olanla doğrudan bağını keser, hatta toplumsal kabulleri dağıtmaya ve değiştirmeye soyunur. Sanatsal olan artık toplumsallığı yeniden üreten, zihinleri kuşkulardan arındıran bir mekanizma değildir. Tam tersine var olan toplumsallığı dağıtan ve değiştirmek için zorlayan bir alandır. Bu doğrultuda sanatsal alan önce burjuvazinin çevresinde toplumsallığını daraltacak daha sonra gittikçe içine kapanan bir uzmanlık alanı haline gelecektir. Modern sanat bu yeni misyonunu gerçekleştirebilmek için konvansiyonel sanatın biçim ve içeriklerinden kendini arındırıp yeni bir yol bulmalıdır. Öncelikli olarak sanatsal alan yaratmak istediği huzursuzluğu güzel kavramına saldırarak gerçekleştirir. Artık sanat güzel ve zarif nesneler üretmeyecek bunun yerine algıları dağıtan, zihinlerde şok etkisi yaratan “çirkin estiğinin” biçimlerine bel bağlayacaktır. Bugün bu kulvarda sanatsal alan iğrendirme nesnelerine kadar alanını genişletmiştir. Bugün çirkin estetiği istediği şok etkisine ancak daha sert görüntülerle ulaşabilmektedir.

Modern sanatın toplumsal yapı ile ilişkisi sorunludur; sorunlu olmak durumundadır. Modern sanatçılar zaten bunu baştan kabul eder hatta arzu ederler. Ama bu sanatın çelişki içinde var olması demektir. Modern sanat çift kişilikli bir karakter sergiler. Modern sanat bir yandan toplumsal yapıyı görmezden gelirken, diğer yandan tüm eylemlerini onu değiştirmek üzere kurgular, onu hedefler. Sonuç olarak zorunlu olarak görmezden geldiği kitleler onu da görmezden gelmektedir.

Bu bağlamda sanatçıları neye göre belirlediniz?

Sanatçıları elbette bu kavrama uygun olduğunu düşündüğümü kişilerden oluşturdum. Bir taraftan sanatsal seviyeleri yüksek kişiler, diğer yandan el becerileri ve estetik düzeyleri gelişmiş kişilerde seçmeye çalıştım. Bu sanatçılar bir yandan çok etkili görsel sonuçlar yaratırken, diğer yandan sanatsal olandan taviz vermeyen kişilerdi... Elbette ben sanatçılara bu konsepti verdim ve beklentilerimi anlatım, ama sonuçta tüm sanatçılar kendi özgürlü içinde ne istedilerse yaptılar...

Sizce genel olarak taşınabilir sanat amacına ulaştı mı?

Bence ulaştı. Bir çok yere gitti ve ilgi gördü. Taşınabilir sanatın ara yayınlarına bakacak olursak göreceğiz ki onlarca belediye ile anlaşma yapılmış ve yine onlarca önemli proje buralara taşınmış. Bazılarından şöyle bir serzeniş duyuyoruz, bu bence garip ama evet duyuyoruz: Bu taşınabilir sanat artık yetti gibi bir şey, yani çok oldu, her yerden çıkıyor… Ama yıllarca bunun hayalini kurmadık mı? Yani sanatın ve kültürün daha çok yayılması… Şimdi gerçekleşmesine doğru önemli bir adım atılmışken ve bunca emek varken bu tuhaf değil mi?

Sorunuza tekrar gelince Büyükçekmece ve Kartal’daki deneyimlerim dayanarak söyleyebilirim ki evet amacına ulaştı.

Birazda Çanakkale’de gerçekleştirdiğiniz son projeden bahseder misiniz?

Çanakkale 2010 etkinlikleri kapsamında gerçekleşen bir video art çalışmasıydı. Kavram olarak “Barış ve Hafıza” belirlendi. Çanakkale savaşlarla kimliği oluşmuş bir kent. Tüm dünyada Troya ve Çanakkale savaşlarıyla tanınan bir şehir. Ama Çanakkale aynı zamanda barış kenti olmak isteyen, eski savaşlardan bir barış kültürü oluşturmaya çalışan bir şehir yani şehir bu iki kavram arasında salınan bir şehir. Çanakkale bu anlamda farklı hassasiyetler ve düşüncelerinde kesiştiği bir yer. Video sergimizin kavramı bu dengede kurmaya çalıştım. İstanbul’dan ve Çanakkale’den katılımcılarla 13 sanatçının videoları bir araya geldi. “Barış ve hafıza” çok farklı bakış açıları ve tekniklerin bir araya geldiği bir video sergisi oldu. İleri düzeyde sinemasal tekniklerin yer aldığı video çalışmaları olduğu gibi, çok kişisel ve naif kayıtların da buluştuğu bir sergiydi ve söylemek gerekirse video etkinlikler içinde en çok ilgi gören etkinliklerden oldu.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak söylemek isteyeceğim şey ; bu sergiler sırasında bana ve sanatçılara destek veren herkese ve çalışmaları gerçekleştirirken büyük özveri ile çalışan arkadaşlarıma teşekkür etmektir.


(Ağustos 2010 Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

"Avrupa'ya göre sanat piyasası yolun başında"

Antik A.Ş. son yıllarda gerçekleştirmiş olduğu müzayedelerde rekor satış fiyatları ile sanat ortamına damgasını vurdu. Rekor fiyatlara satılan resimlerden Burhan Doğançay’ın “Mavi Senfoni”si, Erol Akyavaş’tan “Kuşatma” yadaFahrel Nisa Zeid’in “Londra” adlı yapıtları ilk aklımıza gelenler… Yeni sezon hazırlıklarını sürdüğü şu günlerde, Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Olgaç Artam ile sanat piyasası ve önümüzdeki aylarda Artam Global Art Dergisi olarak düzenleyecekleri yarışma ile ilgili görüşlerini aldık.

Hülya Küpçüoğlu

Öncelikle yeni sezon için hazırlıklarınızı öğrenebilir miyiz?

Sıcak geçen yaz günlerinde hazırlıklarımız hızla devam ediyor. Gelecek müzayedelerde satışa sunulacak eserlerin kayıtları ve bu eserlerin tanıtım hazırlıkları için yoğun bir çalışma temposu içindeyiz. Müzayedelerimiz Ekim ayından itibaren başlayacak. Hemen öncesinde, Ramazan ayında Kuran-ı kerim’in indirilişinin 1400. Yılı nedeni ile 500’e yakın hiç sergilenmemiş el yazması eserlerin yer alacağı bir sergi organizasyonu planlıyoruz. Resim yarışması, sergiler, kitap yayınları, seminerler, çağdaş sanat ve klasik Türk ressamlarının eserlerinin yer alacağı müzayedelerle dolu bir sezon bizi bekliyor. Her zaman söylediğimiz gibi şirket olarak hedefimiz sanat ve kültüre olan ilgiyi çoğaltmak, uluslararası piyasalara açılarak Türk sanatını ve sanatçısını tanıtmak, koleksiyonculara en iyisini sunarken, sanatçıların da eserlerinin hak ettikleri gerçek değerlere ulaşmasına yardımcı olmaktır.

2009’da Burhan Doğançay’ın “Mavi Senfoni” adlı yapıtı satılmadan önce ve sonrasına bakacak olursak nasıl bir sanat piyasası görüyorsunuz? 2009 – 2010 müzayede sezonu için genel bir değerlendirme alabilir miyiz?

2009 – 2010 müzayede sezonu Antik A.Ş.’de çok hareketli geçti. 7 eser 1 milyon lira sınırını aşarken müzayedelerimizde toplam 50,000,000 liranın üzerinde sanat eseri yeni sahipleri ile buluştu. 2009’un Kasım ayında Burhan Doğançay “Mavi Senfoni” ve Fahrel Nisa Zeid’in “Londra” isimli eserlerinin milyonlu rakamlara satılması dikkatleri sanat eserlerine çekti. Müzayedenin hemen arkasından açılan Contemporary İstanbul sanat fuarındaki yüksek satış oranı piyasayı canlandırdı. Klasik Türk ressamlarından Çağdaş sanatçılara, Osmanlı antikalarından Türk Hat Sanatına kadar birçok alanda rekor fiyatların oluştuğu müzayedeler gerçekleştirdik. Mart ayında Erol Akyavaş’ın “Kuşatma” konulu eserinin 2,650,000 liraya satılması, Nisan ayında klasik Türk resminin değerli ismi Şevket Dağ’ın “Ayasofya” konulu eserinin 2.150,000 liraya, Türk hat sanatının ustası Kazasker Mustafa İzzet ketebeli bir hilye’nin 1,150,000 liraya satılması ve son olarak da Haziran ayında Nazmi Ziya’nın “Langa Bostanı” tablosunun 1 milyon lira üzerine çıkması sanat piyasasındaki büyümeyi yansıtan güzel örneklerdi. Globalleşen ülkemizde açılan müzeler, galeriler, sanat fuarları ile her geçen gün daha çok kişi sanat eseri almanın kültür, keyif, prestij ve çok kazandıran bir yatırım aracı olduğunu fark etti. Birçok varlık yönetim şirketi (Wealth Management) müşterilerine portföylerinin %20’sini sanat eserlerinde değerlendirmeleri konusunda tavsiyede bulunuyor. Koleksiyoncusundan yatırımcısına talep artıyor. Sanatçılarımız için çok sevindirici gelişmeler yaşanıyor. Türk sanat piyasası büyüme sinyallerini çok önceden vermişti. Artan gelir düzeyi ve büyüyen ekonomi dünyanın her yerinde sanata yatırımı olumlu yönde etkiler. Üst düzey yaşam kalitesinin ayrılmazıdır sanat eserleri. Batı dünyasının izinden gittiğimizi düşünürsek oralarda yaşanan gelişmelerin Türkiye’de de olması çok doğal.

Yurt dışında yapılan müzayedelerde aslında çok daha yüksek rakamlarla satışların yapıldığı görülüyor. Ülkemizde yurt dışındaki satış rakamlarına ulaşılmamış olmasının sebepleri sizce nelerdir?

Batı dünyasında üç asırlık aktif bir sanat piyasası vardır. Geçtiğimiz ay satılan Picasso’nun “yeşil dallar arasında çıplak” konulu tablosu 106.4 milyon dolara satılmıştır. Dolayısı ile dünya sanat piyasası ile karşılaştırırsak, ülkemiz sanat piyasasının hâlâ yolun çok başında olduğunu görüyoruz. Önemli sanatçılarımıza ait eserlerin satış rakamları dünyanın en büyük 16. ekonomisine sahip bir ülke için hala çok alt seviyelerde diyebiliriz. Müzayedelerimizde oluşan yüksek rakamlar piyasada hızlı bir yükselme olarak görülüyor ama unutulmamalı ki medyaya yansıyan bu satış sonuçları, sanatçıların sadece başyapıt eserleri için geçerli. Tüm eserlerin fiyatı arttı demek değildir, müzayedelerde hala çok uygun fiyatlara eserler alınabiliyor, bu yeni koleksiyoncular için büyük bir şans. Ülkemizde yapılan en büyük hata “Başyapıt” bir eser fiyatının, sanatçının farklı döneminden, farklı çapta çalışmaları ile kıyaslanmasıdır. Örnek vermek gerekirse Giacometti’nin “Yürüyen Adam” eseri 105 milyon dolara satıldı. Bu demek değildir ki her Giacometti eserinin fiyatı 100 milyon dolar oldu. Bugün yurtdışında 50 bin dolardan başlayan fiyatlara Giacommetti imzalı eserler alabilirsiniz. Ülkemizde de bu böyle bir daha bir benzer çok zor çıkabilecek bir eseri kimse kimseye ucuza bırakmıyor bu da önemli eserlerin fiyatlarını rekorlara taşıyor.

Son yıllarda çağdaş sanatta yaşanan hareketliliğe paralel olarak koleksiyoner olgusunda da bir gelişme var mı? Koleksiyoner profili nasıl?

Yurtdışı sanat piyasalarındaki gelişimi gören, dünya sanat kültürünü paylaşan, vizyon sahibi koleksiyoncuların sayısı her geçen gün artıyor. Alıcıları profillere ayırmak gerekirse Koleksiyoncular, Özel Müzeler, Yatırım Amaçlı fonlar ve keyif için alan bireysel alıcılar olarak ana profillere ayırabiliriz. Birçok koleksiyoncu ve sanat fonu için danışmanlık yapıyoruz. Yatırım Fonları ve finans çevreleri son zamanlara tablo alımına ağırlık vermiş durumdalar. Ekonominin arz talep kanunu sanat piyasasında da geçerli olduğu için sınırlı sayıda olan tablolara oluşan yoğun talep fiyatların hızla yukarı çıkmasını ve her müzayedede yeni rekor fiyatlara ulaşmamızı sağlıyor.

Artam Global Art Dergisi olarak bir resim yarışması düzenliyorsunuz. Yarışma hakkında bilgi verir misiniz? Yabancı bir jüri seçme fikri nasıl gelişti?

Artam Global Art Dergisi olarak 2010 yılında bir resim yarışması düzenliyoruz. “İmgenin Gücü: Avrupa, Kültür Başkentinin Ressamlarını Seçiyor” başlıklı resim yarışması, uluslar arası sanat otoritelerinin jüriliğinde gerçekleşecek. Batıya bağlı bir gelişim gösteren Türk sanatı 1970’lerden sonra kendi özünde bir çizgi oluşturmuş ve 1990lardan itibaren dünya güncel sanat ortamının yeni ve ortak dilini yakalamıştır. Artık özgünlüğünü ispat etmiş ve büyük düşünen her sanatçı birey olarak dünya sanat tarihinde yer alabilir. Biz de ülkemizde keşfedilmeyei bekleyen genç sanatçıları teşvik etmek amacı ile Avrupa’nın önde gelen sanat otoritelerinden oluşan bir jüri heyetini ülkemize davet ettik. İmgenin Gücü: Avrupa, Kültür Başkentinin Ressamlarını Seçiyor’ yarışması bu açıdan büyük önem taşıyor. Dünya güncel sanat ortamında sağlam bir yeri olan ülkemizin ressamları, ilk kez oryantalist olmayan bir bakış açısıyla değerlendirilecek. Avrupalı uzmanlar, kültür başkentinin ressamlarını seçecek.. “resim yarışması, 18-35 yaş arasındaki profesyonel tüm ressamlara açık. Konu sınırlamasının bulunmadığı ve 100.000 TL. ödülün verileceği yarışmada, jüri, sergilemeye değer bulduğu 25 eseri önce İstanbul’da, daha sonra da Avrupa’da sergileyecek. Yarışmaya 1 Temmuz-30 Ekim 2010 tarihleri arasında başvuru yapılabilir. Yarışma şartları ve başvuru koşulları ile ilgili detaylı bilgi www.artam.com’da bulabilirler..

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ülkemizde galeriler çok güzel sergilere ev sahipliği yapıyorlar, müzeler ve sanat fuarlarında gibi birçok etkinlikler var.. Özellikle 2010 Kültür başkenti nedeni ile her yerde bir sergi görmek mümkün. Herkesi olabildiğince çok müze ve sergi gezmeyi tavsiye ediyorum. Galericilerden bilgi alarak günümüz sanatçılarının işlerini tanımalarını ve bu heyecan verici sanat dünyasını yakından takip etmelerini öneriyorum..


(23 Ağustos 2010 tarihli Haber Turk gazetesinde yayınlanmıştır)