8 Şubat 2011 Salı

'Yüksek sınıftan insanlar ağzı açık resmedilemezdi'


'Suretten Surete- Osman Hamdi Bey'den Günümüze Portre Örnekleri' adlı sergi, Küçükçekmece Belediyesi Cennet Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda sanatseverlerle buluşuyor. Sergide, Osman Hamdi Bey'den günümüzün genç sanatçılarına dek toplam 77 sanatçının birer portre eseri yer alıyor. UNESCO etkinlikleri kapsamında, Osman Hamdi Bey'i ölümünün 100. yılında ana programında yer alan sergi, 16 Mart tarihine kadar izlenebilecek. Serginin küratörü Erkan Doğanay sorularımızı yanıtladı.

Hülya Küpçüoğlu

Serginin oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?

- Portre ve otoportre olarak iki ayrı başlık altında olmasını planlayarak çalışmaya başladığımız bu ön proje, ressamların figür üzerine eğilimlerini, teknik ve üsluplarını, sanatsal yaklaşımlarını, özellikle portrede resimdeki özne ile ilişkilerini dikkate alarak bir listemeye gittik. Birinci çalışma tamamlandı önümüzdeki dönemlerde de "otoportre" üzerine bir sergi hazırlığımız olacak. Tabi ki konu figür ya da daha belden yukarı haliyle portre olunca Osman Hamdi Bey bir başlangıcı oluşturmalıydı. UNESCO takvimide yardımcı olunca, Osman Hamdi Bey'i Ölümünün 100.Yılında Anma programına dahil edilince böylesi bir sergiyi Osman Hamdi'den başlatarak günümüze taşımak doğru bir yaklaşım olacaktı. Ki zaten figür denilince Osman Hamdi bir milad kabul edilir. "Suretten Surete" başlıklı bu sergiyi özel bir tema olarak portreyle sınırlandırarak ele aldık ve figürün stilistlik açıdan incelenmesi klasikten çağdaş eğilimlere dek genel çerçevesini çizmeye çalıştık.

Figürün stilistlik açıdan incelenmesi derken?

Sanatçıların, bilinen stillerini karşılayan işlerine yer vermeye çalıştık. Mesela Sabri Berkel'in klasik figürlerinden değil de kübik formlarla minimale geçişe hazırlandığı dönem üretimi olan bir çalışmasına yer verdik. Sanatçıları dönemlerine göre değerlendirdiğinizde ise klasik sanat anlayışı ile yapılmış figür ya da portrelerin akımlarla birlikte nasıl evrildiğini ve günümüz anlayışına geçişi kronolojik olarak görebilirsiniz. Sergide yer alan portrelerin bir kaç başlıkta istatistiğini yaptığımızda mesela; bir- iki örnek dışında neredeyse portrelerin tamamında öznelerin ağızlarının kapalı olduğunu görürsünüz. Hiçbir figür konuşurken, gülerken ya da daha başka nedenlerle ağzını araladığı anda resmedilmemiştir. Klasik batı sanat anlayışı olan bir hiyerarşik durum sözkonusudur aslında, yüksek sınıftan kimselerin resimleri yapılırken ağızlarının açık yapılamayacağını, ama alt sınıftan insanların her türlü biçimde resmedilebilmesini kendiliğinden yaratmıştı. Gülerken, ağlarken ya da daha başka yalın halleri ile sıradan insanlar resmedilebiliyorlardı. İlk başlarda saraya yakın çevrelerde başlayan ve batı eğitimi ile resim yapabilen isimlerin resimlerine baktığımızda da bu ifade ile karşılaşırız. Varolduğu çevre ve birbiri ile ilişkili gelişen resim sanatımız bazı unsurları farkındalıksız bir biçimde geleneğe dönürtürerek kuşaklara aktararak yolculuğuna devam etti.

Peki hangi noktadan hareketle serginin portreler üzerine olmasına karar verildi?

Dünya sanat tarihinde portrenin hemen her toplumda özel bir karşılığı var. İnsanlığın en arkaik dönemlerinden modern, çağdaş deneyimlerine varıncaya dek inanç, güç, ölümsüzlük gibi sosyo-politik, ekonomik, kültürel ve sanatsal sahalarda bir temsilden öte daha farklı anlamlar içermekteydi. Betimleme, gösterme, sunma, sergileme gibi özelliklere sahip olan portre sanatı, zaman içinde yöneticilerin, soyluların ve kralların hizmetinde olmaktan çıkmış, diğer sosyal gruplara ait insanlara, zanaatkarlara, banker, bilge ve sanatçılara hitap etmeye başlamıştır. Ölümün aile ve toplumsal kültür üzerindeki etki ve sürecinin portrecilikle yakın bir bağı vardır ve bu bağ arkaik toplumlara, antik sanata dayanmaktadır.

Sergiye katılacak olan sanatçı isimleri neye göre belirlendi?

-Çalışmalarında figürü özel bir yere taşıma kaygısı güden, sanatsal derdi figür olan sanatçılardan bir liste oluşturdum ve bu sanatçıların üretimleri ile ilgili bir kazı çalışmasına koyulduk. Elbette sonrasında bu sanatçıların en önemli eserlerini toparlamaya, iz sürmeye koyulduk. Hafızalarda yerini koruyan portrelerin yanısıra sanatçı katalog ve kitaplarında devam eden araştırmalar neticesinde liste şekillenmeye başladı.

Kimlerin koleksiyonundan derlendi peki?

Portre-otoportre alanında en önemli koleksiyonerlerden birisi olarak başta Ahmet Merey Koleksiyonundan oldukça faydalandım. Demsa Koleksiyonu, Mustafa Taviloğlu Koleksiyonu, Can Has Koleksiyonu, Hüma Kabakçı Koleksiyonu, Ara Güler Koleksiyonu, Doğan Paksoy Koleksiyonu, Resul Aytemür Koleksiyonu, Komet, Hacettepe Üniversitesi Müzesi gibi koleksiyonlardan derlendi.

Sergi kaç bölümden oluşuyor?

Yetmişyedi sanatçıdan birer eserin yer aldığı seçki okunabilirliği açısından dört başlık altında izleyiciye sunuldu. Birinci bölüm "Uzaktaki Yakınlar". Genellikle istek ve siparişler üzerine yapılmış, sanatçı ile resimdeki özne arasında bir bağ ya da derin bir dostluk görülmeyenler... İkinci bölümde sergilenen "Yakın Portreler"de, genellikle ressamın aile bireylerini görmekteyiz. Üçüncü bölüm " Ressam Portreleri"; bu bölümde ressamların birbirlerini resmetmelerini mekansal açıdanda inceleyebiliriz. Çünkü başlıkla sergilenen eserlerin bir çoğu atölye sohbet ya da ziyaretlerinde modellik yapılaması sonucunda üretilmiş çalışmalar. Fotoğraf kullanımı ya da eskize pek başvurulmadığı anlaşılmakta. Son bölümde ise diğer sanat disiplinlerinden bilinir isimlerin yüzleri yer almakta. "Portredeki Sanatçı" başlığı altında sunulan bu bölüm Sait Faik'ten Ara Güler'e, Cahit Külebi'den Danyal Topatan'a ortak hafızalarda şekillenebilen isimlerle izleyiciyi buluşturmakta.

(Erkan Doğanay röportajı 8 Şubat Salı günü Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

2 Şubat 2011 Çarşamba

'Güzelim sarayı at harasına çevirdim'



Süleyman Saim Tekcan
Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde açtığı sergisi ile 50. Sanat yılını kutluyor. Sergide sanatçı özgün ve çağdaş üslubu ile at imgelerine dair resim ve gravürlerden örnekleri sunuyor. 15 Şubat’ta sona erecek serginin ardından Tekcan yeni projelerle karşımıza gelecek.

Hülya Küpçüoğlu

50. Sanat yılınızı Çırağan Karsperksi Sanat Galerisi’nde açtığınız sergi ile kutluyorsunuz. Nasıl bir 50 yıldı?

Benim 50 yılım dolu dolu bir elli yıl. İçinde eğitim yılları, atölyeler, müze ve belki başka sanatçılarla karşılaştırılamayacak kadar yoğun bir sanatsal çalışmalar var.

Sizin 8 döneminiz var ama sergide sadece bir döneminize ait işleri görüyoruz…

45. yıl sergimi İş Bankası’nda yapmıştım ve o sergimde tüm dönemlerimden resimler vardı. Bu sergide de dönemlerimden bir tanesi olsun diye düşündüm. Bugüne kadar çizdiğim nerdeyse 2000 tane at deseni var. Bazen gravür bazen yağlıboya olarak da yapıyorum. Aşağı yukarı 20 yıllık bir süreç. Ama bu atlar doğada olduğu gibi olan atlardan değil. Doğaya baktığımızda mutlaka resim oluyor ama sanatçının kimliği ne oluyor? O kimlik oluşturma dediğimiz süreçte eğer Süleyman Saim’in atları olabiliyorsa o atlar, benim oluyor yoksa herkesin atlarından farklı bir şey çıkmıyor.

At’larla ilgili serinizi sergi açtığınız mekanla ilişkilendirebilir miyiz?

Çırağan sarayı Osmanlı’nın önemli saraylarından bir tanesi. Bu dönem resimlerimin Çırağan’da sergilenmesi çok uygun oldu. Biraz da konseptin oraya uymasından dolayı tercih ettim. Oradaki atmosferde birçok dönemden işler koymak uygun olmayacaktı. Benim için de bu dönem çok önemlidir. En çok zamanımı dolduran dönemim diyebiliriz. Günlerce çizilen desenlerden yapılan gravürler veya desenler hem Osmanlı hem Türk kültürü hem de Anadolu uygarlıkları ile ilişkilendirilebilir. Gördüğünüz gibi orada bazı at figürlerinde Hitit göndermeleri de var. Bütün bu kültür birikimleri katman katman var çalışmalarımda.

Sergideki resim ve gravürlerinizde at yanı sıra insan figürü de yer alıyor…

Oradaki resimlerin bir kısmını ben Almanya’da yaptım. Gravürlerin bir kısmı son dönem çalışmalardan. Bu gravürlerin içersine söylediğiniz gibi at ve insan ayrı ayrı girdi. Çünkü at ve insan benim gözümde sanki neredeyse birbirine benzeyen 2 yaratık gibi. Mesela kadının saçı ile atın yelesi arasında ilişki var bana göre. At, insana en yakın yaratık.

At ve kaligrafiği birbiri ile ilişkilendirebilir miyiz?

Kaligrafi hareketi ile atın hareketi arasında ilişki var diye düşünüyorum. Gravürlerde ise yine hatlar var fakat okunur değil. Orada süperpoze olan birçok sözcüklerin iç içe girmesinden meydana gelen kaligrafik estetiğin atla birleşimini önemsedim. Tüm bunlar 20 yılın içinde yaptığım yüzlerce gravürde kullandığım şeyler. Türk resminin tartışmaları içerisinde ‘Türk Resmi nasıl olmalıdır?la da ilişkilendirilebilir. Bizim kültürel ilişkilerimizden yola çıkarak hat, tezhip, minyatür gibi zanaatları sanat gibi sunan çok insan da var ama benim sunduğum şey o değil. Benim sunduğum şey o kültürel alt yapı üzerine çağdaş bir resim oluşturmak.

Başka sergiler de gelecek mi?

Bundan sonraki sergilerde de konsept sergiler olacak. Mesela ‘Siyah-Beyaz’ heykelsi resimlerimden oluşan bir sergiyi Nişantaşı’nda, sonra bir retrospektif Ankara’da, ardından da Ekim ayında MKM ‘de yapacağım. Orada da retrospektif olacak ama ağırlıkta son dönemden resimlerim olacak. Böylece 50. yılımı 4 büyük sergi ile kutlamış olacağım. Ben Trabzonlu olduğum için ellinci yılım dolayısıyla orada da bir sergi yapmak istiyorlar.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Batıda Rönesans’ı sanatçılarla yaptı. Michalangelo, Leonardo olmasa Rönesans olmayacaktı. Şurada benim duvarımda Albert Dürer’in, diğer tarafta Goya ve Rembrant’ın resimleri duruyor. Bir bakıyorum bu insanların kendi ülkelerinde ne kadar saygın yerleri var. Benim gibi elli yılını tamamlamış bir sanatçının sadece sanatla yaşar hale gelememiş olması düşündürücüdür. Kazandığım her kuruşu sanata yatıran bir insanım. İMOGA’yı yaşatmak için uğraşıyorum oysa bu ölçekteki müzeleri Batı’da destekler yaşatıyor. Arkamızda ne hükümet, ne yerel yönetim, ne de ciddi zenginler var. Çalıştığımız ve ürettiğimiz şeylerden kazandığımızı müzeyi yaşatmaya harcıyoruz. Batılı koleksiyoner ve sanatçıların bana en çok sordukları soru ‘nasıl yaşatıyorsunuz bu müzeyi? Oluyor. Bu müzeyi her yıl 35 bin kişi geziyor. Ve bu gelen kişiler para ödemeden bu müzeyi geziyorlar. Para ödemeye kalksalar bu sayı düşecek. Bu Türkiye’nin en büyük sorunu. Bir devletin yaratan insanına, sanatçısına sahip çıkması lazım. Kalıcı olmayı ancak sanatla sağlayacağını bir devletin bilmesi gerekir. Dünyada 40 bin devlet gelmiş geçmiş ama 20 devlet sayamıyoruz. Saydığımız devletler sadece sanat eserleri bırakan devletler oluyor. Sanat eseri bırakmak bizim yapacağımız en önemli şey. Çünkü belleklerde onlar kalacak ve gelecekte bir ülkeye ‘böyle bir devlet vardı‘denilecekse, şu eseri bırakan devlet şu devlettir denilecek. Gerisi yok olacak. O yüzden o güzelim sarayı at harasına çevirdiğim için de çok mutluyum..Bütün o şıklığın içersine o atların çok yakıştığını düşünüyorum.

(Süleyman Saim Tekcan röportajı 1 Şubat 2011 tarihinde Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)

27 Ocak 2011 Perşembe

KİMLİKSİZ BEDENLER

Hülya Küpçüoğlu

‘Kimliksiz Bedenler’ Piha Kolektif’te Ferhan Gözgü Çelik’in açtığı kişisel serginin adı. Sanatçı kadın bedeni üzerinden bir okuma ile kadın, beden, kimlik, çıplaklık, cinsellik gibi temalara gönderme yapıyor.

İkili sorgulamalar…
Resimlerde gördüğümüz kadın bedenlerinin, yüzleri görülmeyecek şekilde ve ideal vücut ölçülerinde resmediliyor. İdeal vücut ölçüleri, kadınların güçlü yapısı tuvalden tuvale farklı açılarda resmediliyor ve dolayısıyla bu konumu vurgulayıp, belirginleştiriyor. Yüzleri görülmeyen kadınların varlığı tam da Ferhan Gözgü Çelik’in belirttiği kimliksizlik kavramını ön plana çıkarıyor ve herkese dair bir görünüme bürünüyor. Bu noktada kapitalist sistem karşısında kadının durumuna vurgu yaparken, ikili sorgulamaları da beraberinde getiriyor. Birey olarak kadın, kadın ve ilişkiler, kadın ve cinsellik, kadın ve kapitalizm gibi… Tuvallerde hareketli, enerjik ama sessiz duran kadınlar da bu zinciri yüklenerek cüretkar bir duruş sergilemekteler. Elbette bu noktada kadının kimliksiz mi oldukları yoksa kimliksizleştirildikleri mi de sorgulanır.

Toplumsal, psikolojik ve kültürel etkileşimler ile kadınlar, tuvallerde suskun duruşlarını sürdürmektedirler. Mekansız bir atmosferde nefes alan bu figürler sıkışmışlık etkisi veren yüzeyler ile kadının kendi içinden ve dışarıdan gelen baskı ve sıkışmışlığıyla karşımıza durmaktadırlar. Dünyada kadınların farklı kültürlerde farklı şekillerde kuşatıldığını biliyoruz. Bu kuşatılmışlıklar içerisinde kadın, bir tüketim nesnesi olarak da görülebilir. Sanatçının değişiyle Toplumun düşünce biçimiyle doğallığın bir parçası olarak görülebilirken, utanma, ahlaksızlık, cezalandırma nesnesi durumuna düşebilir. Günümüzde çoğunlukla tüketim nesnesi olarak kullanılan çıplak kadın bedeniyle sanatçı toplumsal sorunlara hangi mesafede durduğunu gösterir, yasakları meşrulaştırabilir.”

Son on yıllık çalışmalar…
Sanatçının son on yıllık çalışmalarından derlenen ve 28 Ocak’a kadar izlenebilecek olan sergi, kadın bedenine ve onu kuşatan topluma dair farklı gönderimleri ile feminist bir söylemin parçası olarak da algılanabilir.

18 Ocak 2011 Salı

'Duygulara yatırım yapılmalı'

Seydi Murat Koç, yaptığı resimlerinde kentsel dönüşüme dikkat çekiyor

18 Ocak 2011 Salı, 17:22:06

GAZETE HABERTÜRK / HÜLYA KÜPÇÜOĞLU

Seydi Murat Koç, Ihlamour Sanat Galerisi’nde açtığı 'Teğet' adlı sergisinde, karışık teknikle yaptığı resimlerinde kentsel dönüşüme dikkat çekiyor. Mimari, kültür, tarih ve birey ilişkisini gündeme getiriyor. Sergi 12 Şubat’a kadar sürecek.

Serginizin adı “Teğet”. Neye teğet?
Konseptimde, mimari ve kentsel dokunun insanla ilişkili olan çelişkisine teğet öncelikle. Teğetin gördüğümüz boyutu var, bir de içsel ya da duygusal boyutu var. Ama maddesel boyutta da kültürel boyutta ve mimari gelişimde de bir teğet geçme oluyor. Çünkü bazı kültürel değerlere değer vermeyip “es” geçebiliyoruz. Mesela en son Haydarpaşa Garı’na olanları hatırlayalım. Biz toplum olarak bir değeri korumayı bilmiyoruz. Bunun sadece bir sanatçı duyarlılığı ile sezilmesi önemli değil. Herkesin kendi duyarlılığı ile görebileceği bir şey. Biz görmezden geliyoruz.

Tarih, kültür ve mimari ilişkilerle ilgili değindiğiniz teğette, AKM binasıyla ilgili bir göndermeniz var...
O resimde, binaya teğet geçen bir uçak da görülüyor. Burada 11 Eylül’e ve teröre de gönderme var. Terör ille silahla olacak değil, bunun kültürel boyutu da var. Eğer size bir şey empoze edilmeye çalışılıyorsa bu da bir terördür.

AKM’nin yıkılacak olmasıyla 11 Eylül’de yıkılan ikiz kuleler arasında paralellik kuruyorsunuz yani?
Ben oradaki terörle paralellik kuruyorum. Bir şeyin fiziki olarak silahla ilgili bir zararı dokunabilir. Ama ben burada duygusal ve ruhsal olarak da insanların bir teröre maruz kaldığını ve kültürel gelişiminde engeller olduğunu ve bunun da bir terörden farksız olduğuna değinmek istedim. Unutulmuş bir AKM var. Atıl bir şekilde duruyor. Geçtiğimiz aylarda Radikal’de Cem Erciyes’in bir yazısının başlığı şuydu “Ne çekiç sesi var ne de keman”. Çok duyarlı bir sözdü. Bu sözü görmeden önce başlamıştım aslında resimlerimi yapmaya ama bu sözü de görünce doğru yolda olduğumu anladım ve sergi konseptimi geliştirip, ismini de “teğet” koymaya karar verdim.

Resimlerinizde genelde gri tonlar kullanmanızı maddeye fazla gömülmüşlükle ya da metropol yaşamıyla bağdaştırabilir miyiz?
Ağırlıkla soğuk ve gri tonlarla resimlerimi yaptım. Ben bir Manet ya da Monet gibi kır manzaraları ya da manolyalar resmi yapamazdım. Çünkü benim manzaram bunlar. Ben burada metropolde, bu binaların arasında yaşıyorum. Biraz da dikkat çeksin diye soğuk renklerle yaptım. Mesela birisi diyor ki “Zevk almadım bu işlerden”. Ama biz burada yaşıyoruz. Farkında mısın?

Az önce duygusal boyutta da teğet geçiyoruz dediniz. Ne gibi mesela?
Bir önceki seri resimlerimde sıçramalar teması vardı. O seride bahsettiğim duygu şuydu; aşk ya da kahramanlık gibi terimlerin altının boşaltıldığına inanıyorum. Mesela kahramanlık denilince “Ne işin var, başın derde girer” deniliyor. Onun için ben bu çağı ortaçağ olarak kabul ettim. Yeni bir Rönesans’a yeni bir sıçramaya ihtiyacımız vardı. Şu anda da aynı şeyi söylüyorum aslında, sadece biçim değişti. Biraz daha duygulara, insana yatırım yapılmalı biz hep maddeye yatırım yapıyoruz. Duyguyu beslemezseniz körelir, daha önce sıçramayla ele aldığımı şimdi mimari ile ele alıyorum.

16 Ocak 2011 Pazar

‘Bu resimler hem soyut hem kavramsal hem de siyasal bir sentez’

Bedri Baykam son 2 yılda gerçekleştirdiği eserlerini Kadıköy’de Caddebostan Kültür Merkezi ve ardından Taksim’de Piramid Sanat Merkezi’nde sanatseverlerle buluşturdu. ‘İçim Parçalanıyor’ adını taşıyan sergisindeki resimlerini Baykam, tarihsel ve siyasal imgeleri soyut ve kavramsal yaklaşımlarla sundu.

Hülya Küpçüoğlu

Kadıköy yakasında ilk defa sizi görüyoruz yanılmıyorsam?

Kişisel olarak ilk sergi. Ama daha önce Kadıköy’de Mine Sanat Galerisi’nde karma sergilere katıldım. İstanbul’da sanatsal aktiviteler genellikle İstanbul yakasında oluyor. Kadıköy’de Caddebostan Kültür Merkezi’nde bir sergi gerçekleştirmek istiyordum. Böyle önemli bir sergiyi onlarla yapmak istedim. Bu, İstanbul’un Anadolu yakasının sürekli taşra olarak görülmesine karşı yapılan bir hareket aynı zamanda. Sergi önce Anadolu yakasında görülmüş oluyor. Sanatı, İstanbul’da Beyoğlu’nda ya da Nişantaşı’nda yapılan bir aktivite olmanın dışına çıkarmamız lazım diye düşünüyorum. Adana’da, Hasankeyf’te, Bodrum’da sergiler açtım. Anadolu’ya da her yıl birkaç tane sergi taşımak istiyorum.

Sizce Kadıköy yakasının sanat anlamında geri kalmasının sebepleri neler?

Açık konuşalım; İstanbul Avrupa yakası hükümdarlığı. Yalnız Anadolu yakası da değil. İstanbul Avrupa yakası ve Türkiye’nin gerisi var gibi bir durum var. Sanki bunun dışında açılan her şey sonra gelir. Türkiye resim piyasasının %80’ni Avrupa yakasında dersem abartmış olmam diye düşünüyorum. Biraz da piyasa yönlendirmesi diye de görebiliriz. Ama bunu genişletmek hepimizin işi…

Politik Art’la 80’li yıllardan bu yana çalışmalar yapıyorsunuz. Özellikle ikinci yarısından itibaren…

87’den itibaren Demokrasinin kutusu ile başlayan ve Kubilay’ın Odasıyla devam eden ve ardından da 12 Eylül işkencelerini ele aldığım 1988’deki ‘İç Manzaralar’ ve çok büyük siyasi sergilere doğru yönelen bir kariyerim var. Ama 80’li yılların ortalarında da ‘Modern Sanat Tarihi Batının Bir Oldu Bittisidir’ adlı manifestomu yazarken, sanat politikası çerçevesinde işler üretiyordum. Onlar kültürel emperyalizmin, sanat politikası ve doğu-batı çekişmesi üzerine idi. 87’den itibaren daha genel siyasi işlere yöneldim.

Evet, daha dönemsel işlere yöneldiniz. 68’li yıllar gibi, Kuvay-i Mİlliye sergisi gibi. Fakat bu serginizde belli bir dönem değil de belli bir sürece gönderme yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Evet, burada aydınlanma için karanlığa karşı mücadele eden insanlar, ölüm riski alan insanlar veya öldürülen insanlar veya şu anda Cumhuriyet adına nöbetçilik yapar gibi, bu cumhuriyeti hapiste nöbetçilik yaparak bekleyen insanlarımız, hem demokrasi şehitlerimiz, hem demokrasinin bu şekilde bekçileri var. Ve onlara ithaf edilen bir sergi yapmak istedim. Nasıl ‘Sivil Diktaya Hayır’ adlı kitabım çıktıysa bundan 2 ay önce, bu sergide onun sanatsal yansımadır. Bu serginin ilginçliği yazar Bedri, siyasal-eylemci Bedri ve sanatçı Bedri’yi birleştiriyor olması. Bu sefer yaşadığımız çağda bir siyasal eylemle… Bu resimler hem soyut hem kavramsal hem de siyasal bir sentez.

Ama yine geri dönüşleriniz de var. Deniz Gezmiş’te var, İsmet İnönü’de var…

Sonuçta bu resimlerde bir yüzleşme ve bir parçalanma var. Etnik parçalanma, siyasal parçalanma var ve bu parçalanmanın içerisinde sıkışan bilincimiz, iç dünyamız, hayatlarımız umutlarımız, kalbimizde taşıdığımız ağırlıklar, yükler, üzüntüler ve bir de aynalar var. Bu aynalar ‘Bu benim sorunum değil, ben tuhafiyeciyim, fizik profesörüyüm, ev kadınıyım, bu benim alanım değil deme şansımız olmadığını gösteren bir yapı. Bu hepimizin sorunu. Bu gemide biz beraber yer alıyoruz. Ya hep beraber batacağız ya da hep beraber çıkacağız, bu yüzleşmeyi iliklerimize kadar yaşamaya mecburuz.

O zaman asıl mesajınızı izleyicilere vermek istediğinizi söyleyebilir miyiz?

Evet, ben sanatçı olarak yüzleşiyorum kendimle, ülkemle, sorunlarla ve bizi bekleyen tehlikelerle. İzleyicinin de olaya dış gözle bakıp, kaçmalarının artık mümkün olmadığını vurgulamak istiyorum. Bu dünyanın bir parçası onlar ve bundan kaçma hakları ve şansları yok. Bu dünyanın içinde yer alıyorlar. Bir milletvekili ya da yazar kadar işin içindeler çünkü ister hapse atılan insanlara duydukları yakınlık, ister kaybettiğimiz insanlara duydukları yakınlık, ister gece suçluluk hissinden uyuyamamaları hepsi toplandığında neler hissettiğimi çok iyi anlıyorlar.

Az önce biraz bahsettiniz ama Neden içiniz parçalanıyor?

Özgürlüklerin adım adım sahte demokratik kılıflarla, faşizme ulaşmak için sahte demokrasi sözleriyle adım adım ülkenin nefes alamaz faşist bir rejime doğru yol alması. Yani AB standartlarında evrensel demokrasi getireceğiz, bize evet oyu verin diye meydanlarda 2 ay turlar atmış bir parti, daha seçim biteli 3 hafta olmuş, üniversitelere polis koyacağım diyor. Anlaşılan öğrencilere benzeyen sivil polisler gezecek. Bu hükümet artık telefon dinlemeleriyle yetinememektedir. Öğrencilerin arasına polisler sokmaktadır. Herkesin bu toplumun bir parçası olarak, cumhuriyet değerlerini veya demokratik değerleri kuşatan çeşitli odaklardan hesap soracaklarına onlardan korktuklarını ve sindiklerini görüyoruz.

Sergideki işleriniz arasında size ait bir takım giysilerde görülüyor… Ayakkabı gibi, tişört gibi…

Özetle sanatçının iliğine kadar, ruhuna kadar bu olayın bir parçası olması, bunun bir yansıması. Sen bu işte var mısın? Aynaya bakıyor musun? Tepki veriyor musun? Evet, ben tüm bunların hepsini yapıyorum ve illiğime kadar, terime kadar, ruhuma kadar, iç çamaşırıma kadar yapıyorum. Arada kendi ruhumla, siyasi ideolojiye, sanata, özgürlüğe, faşizme, mücadeleye angaje oluşumuzu tescil etmek istercesine ben de varım bu seride. Sonuçta 10 yıl atölyemde kullandığım kıyafetlerim var, çamaşır kadar tenime değen şekilde kullandığım kıyafetlerim var. Ayakkabılarım var. Bunları normal buluyorum, daha iyi bir yerde kullanamazdım.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İnsanlar diyor ki, nasıl bir sergi? Nasıl cesaret etmiş? İnsanlarda böyle komik şeyler var. Akla gelen şeyleri yapmak, cesaret değil doğal akıştır. Ama aklına getirdiği her şeyden ürken ve oto sansür içinde olan ve şunu yapsam babam ne der? Şunu yapsam hükümet ne der? Bunları düşünerek kendi kendisini imha eden insanlar ve kurumlar var. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum çok acı. Belirli odaklar Türkiye’de Savcıları, valileri, emniyet müdürlerini ele geçirdi ise, yarından sonra derhal mücadele etmeliyiz. Uğur Mumcu öldürüldükten sonra kullandığım bir cümle vardı; ‘hepimiz hedef olursak, kimse hedef olmaz’ demiştim. Aman ben hedef olmayım, kimse hedef olmasın diye dolaşırsak, aynı kişileri 88 kere hedef yaparsınız. Ahmet Taner Kışlalı da birçok kere bu cümlenin önemine dikkat çekmişti. Bunu topluma hissettirmeye çalışıyorum. İnsanların rahatlamalarından sıyrılmaları, bu olayı toplumla beraber yaşamaları ve teslim alınmış veya ruhlarını teslim etmiş insanlarla bu toplumda başı boş bir şekilde dolaşmaların artık son bulması gerektiğini düşünüyorum.

(Bu röportaj 2011 Ocak Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

11 Ocak 2011 Salı

‘Hayata doğru gözlerle bakan kadın sayısı az’

Kezban Arca Batıbeki New York’ta bugün Leila Taghinia Milani Heller Gallery’de ‘Pulp Fiction’ adında kişisel bir sergi açıyor. 1 Şubat’a kadar açık kalacak olan sergide sanatçı, kadın imgesinin yaşam içerisindeki farklı konumlarına gönderme yapıyor. Kadınların dünyaya bakış açısını eleştiren sanatçı, sınıf atlamak için savaşan kadınları ironik bir dille anlatıyor. .

Hülya Küpçüoğlu

Amerika’daki ilk kişisel serginiz...

New York' da ilk kişisel sergimi açacağım LTMH Gallery'nin sahibi, 2009’daki Contamporary’de, Galerist standındaki "Da Vinci Code" adlı büyük resmimi görüp beğenmişti. 2010 da ‘İstanbul Cool’ başlıklı, içlerinde benim de bulunduğum bir karma sergi yaptılar. Bu serginin ardından da bana kişisel sergi teklif ettiler.

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de yaptığınız ‘Pulp Fiction’ serginizle aynı adı taşıyor….

Konu aynı, alt metin aynı ama resimlerin çoğu farklı. 11 resim ve 4 fotoğraf olacak sergide…

Resimlerinizde kadın olgusu ön planda görülüyor. Kadın imgesi resimlerinizde çok farklı noktalarda gösterilebiliyor, bu farklılığı kadınlara yönelik bir eleştiri olarak adlandırabilir miyiz?

Ben de kadın olduğum için kendimize yönelik eleştiri de diyebiliriz. Çünkü kadınlar arasında aslında olmamasını tercih edeceğimiz bir sürtüşme olduğu aşikar. Biraz bu sürtüşmelere ironik bir dille ve şaka yollu göndermeler yaptığımı söyleyebilirim. Çünkü ben, alt yapısında şiddet, tecavüz, baskı,kıskançlık gibi çok ciddi, toplumsal yaralara dayanan konulara, ironik yaklaşımımla tanınıyorum işlerimde. Ayrıca paparazzi programlarının patladığı 1990’lı yıllardan itibaren, bu tip programlar ve BBG evleri programlarından etkilenen orta ve alt sınıf kadınların kendi içlerindeki varolma, sınıf atlama kaygılarının giderek arttığını gördüm. Bunu bir yandan medya da körüklediği için kendilerini o hayatın bir parçası olarak görmeyi hedeflediler. Zaman içinde sınıf atlama çabaları komik boyutlara ulaştı herkes bulunduğu yerden daha üst sınıfa -ne demekse- atlamak için birbirinin ayağını kaydırmak üzerine kafa yormaya ve daha önceki resimlerimde de konu aldığım, görünmeyen kafeslere kendilerini kapatmaya başladılar. Dolayısıyla benim de işlerimin pek çoğunda sınıf atlamaya çalışan ve bunun için savaşan kadınlar var. Ben bunu ironik bir dille anlatmak istediğim için ellerine silahlar veriyorum,şükür ki saldırılar bu boyuta ulaşmıyor, çoğunlukla sadece düşünce platformunda kalıyor ama bu silahtan çok daha kötü bence.

Peki resimlerinizdeki kadınlar ‘orta sınıf kadınlardır’ diyebilir miyiz?

Aslında belli bir sınıfa sokmamak daha iyi galiba. Ben payetli iç çamaşırı giyen kadınların yanısıra, çarşaf giyen, peçe takan kadınların da resmini yapıyorum. Onlar da kendilerini bir şekilde kafese hapsetmiş gibi geliyor bana. Kendi iradesiyle, kocasının ya da babasının baskısıyla kapanmış olabilir. Aslında o kadınlardan bazılarının içinde nasıl ışıltılı bir dünya olabileceği ve bu farklılığın tüm ışıltısıyla diğerleri arasından nasıl ayrık otu gibi sıyrıldığını ve nasıl dışlanabildiğini yine ironik bir dille anlatan üzerinde çalıştığım bir dizi resim var. Özetlemek gerekirse duyduğumuz, gördüğümüz kadın ve şiddete dair her konudan besleniyorum işlerimde.

Az önce konuşurken çalışmalarınızın medyada paparazzi programlarının artması, medyanın körüklemesi gibi ifadeler kullandınız, bir anlamda resimlerinizin içinde medya eleştirisi de var diyebilir miyiz?

Medya değil aslında benim eleştirmek istediğim, daha çok kadınların dünyaya bakış açısı. Hayata doğru gözle bakan kadın sayısı çok az, bunun için köylü, kasabalı, şehirli ayırımı da yapamayız. Birçok kadın genelde yapıcı değil, yıkıcı ve şikayet içeren bir gözle bakıyorlar dünyaya. Hayatlarını düzeltmek, üretmek ve yeniden başlamak yerine, hep mağdur, hep ezik ve herşeyden şikayetçiler.Kimse suçu kendinde aramak istemiyor. Oysa bazı kadınların bu kısır döngüyü kırıp, kendisine çok doğru bir yol seçip gidebildiğini de görüyoruz.

(Kezban Arca Batıbeki röportajı 11 Ocak 2011'de Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

9 Ocak 2011 Pazar

DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN!

Hülya Küpçüoğlu

Geçtiğimiz haftalarda açılan Piramid Sanat’taki ‘Boya Sen Nelere Kadirsin?’ sergisi 3 farklı sanatçıyı konuk ediyordu. Bahri Genç, Deniz Gökduman ve Safiye Mine’den oluşan sergi, tuval üzerinde farklı anlamda çalışan sanatçılardan oluşuyordu. Sergi ile ilgili 4 Ocak 2011 tarihinde Birgün gazetesinde Fırat Arapoğlu imzalı çıkan yazı, tıpkı sanat eleştirmeni arkadaşımızı serginin adı nasıl şaşırttıysa, beni de şaşırttı.

Hedefteki Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği…

Arapoğlu’nun yazısında gözüme ilk takılan şey, Baykam’ın yazmış olduğu katalog metnindeki bir alıntıyla başlayan cümlenin ardından yaptığı yorum oldu. “Çeşitli platformlarda beraber çalışma olanağı bulduğum Bahri Genç” cümlesi açıldığında, Bahri Genç’in ve Safiye Mine’nin UPSD’de görev yaptıkları ve Gökduman’ın da bu derneğe üye olduğu gerçeğiyle karşılaşılıyor. Yani, katalog yazarı Bedri Baykam ile birlikte karşınızda “%100 UPSD imalatı” bir sergi var.’ Fırat Arapoğlu’nu bilgilendirmek için söylüyorum UPSD’nin yaklaşık 1500 üyesi var. Türkiye genelindeki sanatçıların neredeyse %80’ni UPSD’ye üye… Yani yazmış olduğu ifadenin, Türkiye genelinde açılabilecek sergilerin neredeyse tamamı için söylenebileceğini, yine yazarımızın daha önce yazılar yazmış olduğu sergilerdeki sanatçılar için de geçerli olabileceğini unutmamalı… Arapoğlu’nun yaklaşımında ön yargılı ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneğini bilmeyen bir tavır görülüyor. Yanı sıra aklımıza Piramid Sanat’ın Dernek üyesi olan sanatçılara sergi açmasının neden bu kadar dikkat çektiği gibi sorular geliyor. Sonuçta Piramid Sanat bağımsız özel bir galeri. İstediği sanatçılara sergi açamayacak mı? Bedri Baykam’ın Safiye Mine ve Bahri Genç ile birlikte Dernek yönetim kurulunda çalışıyor olması ve Gökduman’ın da bu derneğe üye olması, sonuçta Baykam’a ait olan bir mekanda sergi açamayacakları anlamına mı geliyor? Ayrıca Baykam’ın daha önce de birlikte çalıştığı sanatçılarla yada sanatçılara sergiler açtığı da bilinirken, neden özellikle bu sergide böylesi ifadeler kullanılmıştır? Piramid Sanat tarafından hazırlanan sergi kataloğu için yazarımız ‘katalogun her yerini Piramid Sanat logoları ve reklamları ile doldurmanın gereksizliği üzerine düşünülmeliydi.’ Derken sanırım hiç kendi bastırdığı katalogda logosunu kullanmayan veya kendi reklamını yapmayan bir galeri olabilir mi? gerçeğini unutmuş görülüyor. Benzer bir şekilde mesela Baykam tarafından Deniz Gökduman için söylenen ‘günümüzün dijital sanat olanakları ve photoshop programlarını andıran bir üslup seçiliyor”cümlesi ardından yazdığı ‘cümlesi akıllarda, acaba övüyor mu yoksa dövüyor mu hissini uyandırırken…’ derken yazarımız sanırım dövülecek bir sanatçıya neden sergi açılsın ki? Gerçeğini de unutuyor.

Polemiğe giren Baykam mı?

Bunun yanı sıra Eleştirmenimizin Baykam’ın yazdığı metindeki yazılardan alıntılar yaparak, belirtmek istediği anlamlar ortadayken, kendi doğal akışından çıkarıp, çok başka anlamlar yüklemeye ve farklı yerlere çekmeye çalışması ne kadar doğru? Ya da yazısında sanki Baykam’ın birileriyle polemiğe giriyormuş gibi yazması? Burada olsa olsa ancak Arapoğlu’nun Baykam’la polemiğe girmeye çalışarak isim yapmaya çalıştığı söylenebilir.

Sonuçta…

Günümüzde özellikle bazı yazarların eleştirmekten genelde olumsuz eleştiriyi algılaması, bu şekilde ortamda kendilerine yer edinmeye çalıştıklarını hatta bir eseri veya bir sergiyi anlamlandırmaya çalışan eleştiri yazılarını ve yazarları görmezden geldiklerini biliyoruz. Ortamda elbette olumlu ya da olumsuz eleştiriler yazılmalı. Ancak ön yargılı bir bakış açısıyla ve yazılarında zorlama ve gereksiz bir şekilde olumsuzu aramak nasıl değerlendirilmeli? Sonuçta, ‘Dostlar alışverişte görsün’ şeklinde ‘eleştirmek için’ eleştirmeye çalışmaktan öteye gitmeyen bir yazı var karşımızda.