2 Nisan 2011 Cumartesi

"Çıplaklık, cinsellikle direkt bağlantılı değil"

İlke Kutlay, Galeri Merkür'de açtığı ve 31 Mart'a kadar izlenebilecek olan "Superego" adlı kişisel sergisinde, figürlerini yalnız ve gizemli bir ifade ile sunuyor

15 Mart 2011 Salı, 11:34:30

Bir resmin bir sürü hikâyesi olabileceğini söyleyen Kutlay, çıplaklıkla cinselliğin direkt bağlantılı olmadığını düşünüyor.

HÜLYA KÜPÇÜOĞLU/HABERTÜRK

■ Bir süre önce askerlik yaptınız. Askerlik sürecinizin çalışmalarınıza bir etkisi oldu mu?
Askerlik sürecimde resim yapmadım. Doğal olarak düşünmek için, eski yaptıklarımı sorgulamak için, güzel bir zamandı. Döner dönmez yaptığım ilk resim "Yaşlı Adam ve Akbaba" resmi oldu. Eski yaptıklarımın üzerine fazlasıyla bir şeyler koyma isteği ile başladım ve yaptıkça da sorguladım. Kafamdaki şeyi hem yaparak hem de yaptıkça oturtarak geliştirdim. Buserginin konusunu oluştururken, daha önce yaptığım resimleri de göz önünde bulundurdum.
■ Süperego konseptine nasıl geldiniz peki?
Serginin adını koyarken süperego hakkında aylarca araştırma yapmadım. Bu konuda psikoloji eğitimi almış biri gibi konuşmak yerine "o davada daha başka ne işler üretebilirim"in derdi benim için daha önemli. Sizin bir karar verebilmeniz için hem içgüdülerinizle hem almış olduğunuz ahlak kuralları ve onu dengeleyen mekanizmalarla bir şeye yanıt vermeniz gerekiyor. Hareketinizi ona göre ayarlıyorsunuz. Okuduğum bir yazıda hoşuma giden bir ayrıntı oldu. "Toplumumuzda egosundan arındırılmış, egosu alınmış insanlar oluşturuldukça toplumda sadece ve sadece 'şunu yapma, bunu etme kültürü' ile bir eğitim olacaktır" ki zaten şu anda oluşturulmak istenen toplum budur. Figürlerinçıplak olduğu resimlerde figürlerin çıplak olmasının nedeni de bu. Bu figürler erkek ya da kadınolabilir...
■ Ancak kadın figürlerin ağırlıkta olduğu görülüyor...
Öyle, bu estetik bir kaygı. Kadın vücudu bize öyle gösteriliyor ya da biz öyle algılıyoruz. Kadın bedeni ile anlatmak istediğinizi daha rahat ifade edebiliyorsunuz. Kadın vücudu diyoruz ama resimlerde bize estetik olarak sunulan vücutlardan uzak yaşlı ve şişman kadın figürler de var. Yani bu sergidekiçıplaklık direkt cinsellikle bağlantılı değil.
■ Yalnız kalan bu insanlar kim?
Yalnız kalan kişiler 21. yüzyılın bütün insanları. Yalnız kalan herkes. internetin yaygınlaşması, Facebook'un bu kadar yoğun kullanılması, bunların hepsinin ispatı zaten. Facebook'ta 1000 tane arkadaşınız var ama yanınızda 2 tane yok. Doğal olarak yalnızsınız. İnsan olarak baskılar görüyoruz, her baskıda bir yalnızlaştırma var zaten. Toplum yalnızlaşacak ki hep beraber düşünemeyecek... İstediğinizi rahatça söyleyememek de bir yalnızlıktır. Bu resimlerdeki figürler için, şu kişi ya da bu kişi diyemeyiz.
■ Resimlerinizdeki hayvan ve insan figürlerini karakter anlamında eşleştirdiğinizi belirtiyorsunuz...
Kendi resmimde sembolik şeyleri sevmiyorum aslında. Bu hayvanların konulma amacı o ortamın havasını izleyiciye daha fazla yansıtabilmek, figürlere ve hayvanlara baktığınızda birbirini tamamlayan harekette, duruşta, biçimdeler.
■ Yani sembolik bir anlam kazanıyor mu?
Var ama konulma amacı sembolik değil. Baykuş ölümü temsil ediyor veya akbaba şunu temsil ediyor diye değil. Yalnız ve melankolik ortamı yoğunlaştırıyorlar. Aynı zamanda hayvan figürü benim için bir çıkış, tek figürden kurtulup, başka şeylere açmam lazımdı resimlerimi. Resme hikâye yazmayı sevmem ve bir resmin bir sürü hikâyesi olabilir. Ben yalnızca aralığı belirliyorum. Karşıdaki insanın, düşünce ve algı aralığını belirliyorum. Dolayısıyla, hayvan figürleri direkt sembolik değiller.
■ Genel olarak resimlerinizle ilgili fantezi dünyasına göndermeler yaptığınız söyleniyor. Sizce?
Fantezi ile alakası yok. Fanteziyle ilgili bir şeyler yapmaya kalksam başka şeyler yaparım. Bir şeyinçıplak olması onun illa cinsellikle alakası olacağı anlamına gelmiyor.
■ Yani, resimlerinizde erotik göndermeler yok mu?
Erotik bir duruş var ama eski çalışmalarımda daha fazla. Bu yeni işlerimde o kadar ön planda değil. İkinci sergimde yapmaya çalıştığım şey şuydu; zaten internette kendisini sergileyen figürleri yapmıştım. Kendisini sergileyen kızları sergilemiştim. Hatta denilmişti ki "İlke kadınları metalaştırıyor" hayır ben kendisini metalaştıran kadınları resmetmiştim.
■ Etkilendiğiniz başka unsurlar var mı?
Çevremizde etkilenecek o kadar şey var ki... Filmler, müzik, reklamlar ve başka bir sürü görsel şey. O fikirden ya da o estetikten faydalanabiliyorsunuz. Mesela ben resimlerimi yaparken gördüm "Antichrist" diye bir film var. Erotik sahneleri olan bir film aynı zamanda. Sapkın sahneleri var ve İncil'de geçen 3 dilenciden bahsediyor, orada bir sahne vardı, yerde yatan ölümü bekleyen çıplak bir kadın ve yanında üç dilenci. Yani, ceylan, tilki ve karga onun ölümünü bekler halde duruyor. Bu kompozisyon afişlerde de yer alıyor. Filmin o sahnesinden çok etkilenmiştim.

2 Mart 2011 Çarşamba

'Şehirden sonra doğa, bizi sersemleştiriyor'

Halil Vurucuoğlu’nun 'Oksijen Çarpması' adlı sergisi, şehir insanının kent ve doğa arasındaki durumuna işaret ediyor.


02 Mart 2011 Çarşamba

GAZETE HABERTÜRK / HÜLYA KÜPÇÜOĞLU

Kâğıt işlerinizde üçüncü boyut çağrışımı yapan bir tekniğiniz var. Öncelikle işlerinizin tekniğinden bahseder misiniz?
Görsel seçimlerinde kendi çektiğim ya da başkası tarafından çekilen fotoğrafları kullanıyorum. Bir de devamlı çizdiğim defterlerimden de seçebiliyorum görselleri. Dinlediğim bir müzik ya da izlediğim bir film de etkili olabiliyor. O an ya da gün içinde yaşadığım bir şey de... Önce kâğıtlara, keseceğim parçaları çiziyorum ve sonra renklendiriyorum suluboya ile. Rengin oturması kaç kat alacaksa o kadar boya sürüyorum. Kuruduktan sonra kesiyorum, kestiğim parçaları yerleştiriyorum zaten hepsinin belli bir yeri oluyor. Üst üste yapıştırdıktan sonra resim zaten ortaya çıkıyor. Yaptığım teknikte kâğıdın gölgesi bir alttaki kâğıda vurabiliyor. Klasik resim mantığı dışında bir şekle bürünüyor resim. Bu teknikte istediğim alana daha sonra başka bir resmi de yerleştirebiliyorum. Hepsi bir araya gelebiliyor ve istediğim zaman resmi genişletebiliyorum... Resmin kendi içinde gelişebilen bir yapısı olduğu için bana cazip gelen bir teknik.

Sizi daha çok kâğıt işlerinizle tanıyoruz, gerçi yanlış hatırlamıyorsam bir serginizde duvar resmi de yapmıştınız. Şimdiki serginizde enstalasyonlar da görüyoruz...
Enstalasyonları ilk defa şablonun arkasından fenerlerle evdeki duvarlara yansıtarak denemiştim Kasım 2008’de. Fakat bu projeyi bir galeride değil, küçük odalardan oluşan bir proje mekânında yapmayı daha uygun gördüm.

O yüzden mi beklettiniz?
Evet, bir de yapmakta olduğum kâğıt kesmelerin dışında bir şey olduğu için sunmak da istememiştim kişisel sergilerimde. Sergideki resimler ve yerleştirme anlatmak istediğim şeye hizmet etti ve şehirden çıkıp doğaya dönme ve insanın kaosta huzuru bulma arzusunu destekledi.

Şehirden doğaya dönme, kaos ve huzur arama dediniz, şehirdeki insanın böyle bir arayışı mı var sizce?
2009’da 3 ay Bremen’in ormanlık bir bölgesine gittim. Oradan döndükten sonra 1 ay İzmir’in Karaburun İlçesi’nde bir dağ köyünde kaldım. Şehirde olduğumdan çok daha sakin, anlayışı yüksek ve huzurlu bir insan olduğumu fark ettim. Çoğu insan belki bunu belirgin bir şekilde hissetmiyor ama sebepsiz yere agresiflik ya da tahammülsüzlüğün şehirdeki yeri çok fazla. Koşturmacalar ve birinin bizden hep en üst seviyede performans beklentisi ve devamlı potansiyeli zorlama var. Ama doğa böyle değil. Doğada insanlar birbirleriyle barışıktır. Doğa ne veriyorsa onunla yetinmeyi, paylaşmayı, tahammülü daha yüksek oranda yaşarlar. Bunun doğa olması da şart değil aslında. Evinizde yatak odanız da olabilir, balkondaki koltuğunuz da olabilir...

Yani doğa dediğiniz şey insanın kendisini rahat hissettiği yer mi?
Evet, o insanın zihninde hayali bir ev de olabilir. Meditasyon yaparken oturduğu yer de olabilir...

Peki bunları “Oksijen Çarpması” olarak nitelemenizin nedeni?
Şehir hayatına bu kadar adapte olmuş birisi, sokaktaki oksijenin bile bozulduğunu düşünürsek, orijinal doğaya gittiği zaman aldığı o saf oksijen sersemlik hali oluşturuyor. Ondan yola çıkarak ses ve ışıkla birlikte duvara yerleştirdiğim enstalasyonu izledikten sonra da insanların öyle küçük bir sersemlik yaşamalarını düşünerek bu ismi koydum ki açılışta da aldığım tepkiler bu yönde idi.

'GENÇLER SORGULUYOR'

Son yıllarda genç sanatçıların gittikçe yükselen bir çizgisi var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Genç sanatçı dediğimiz insanların yaşının genç olmasının yanı sıra algıları ve bilinçleri de genç. Devamlı bir önceki yaptığı işi sorgulayan insanlar. Her ortaya koydukları işte kendilerini aşmayı hedefliyorlar. “Ben bunu buldum, önümüzdeki 20 sene bu resmi yapayım” dediğini sanmıyorum hiçbir arkadaşımın. Çok güzel bir pentür resmi yapan birisi çok sağlam bir video da çekebiliyor. Artık klasik sanat tarihinden beslenmek yerine sokaktan, müzikten, sinemadan, mimariden ya da moda tasarımından işlerine referans gösteren bir çok sanatçı var.

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/606311-sehirden-sonra-doga-bizi-sersemlestiriyor

22 Şubat 2011 Salı

'Gizli Bahçe’de bir tapınak havası yakalamak istedik'

Bahar ve Ozan Oganer, ALANistanbul’da açtıkları sergiyi anlattılar

22 Şubat 2011 Salı, 13:13:12

GAZETE HABERTÜRK / HÜLYA KÜPÇÜOĞLU

'Gizli Bahçe' Bahar ve Ozan Oganer’inALANistanbul’da açtıkları sergilerinin adı. Ortak atölye deneyimlerinden yola çıkarak gerçekleştirdikleri sergide, Bahar Oganer’in resim,Ozan Oganer’in ise heykel çalışmaları yer alıyor. 11 Mart’a kadar izlenebilecek olan sergideki gizemli atmosfer, Maya kültürü ile doğaya yapılan göndermeler, eserleri ortak bir paydada birleştiriyor.

Sanat dünyasının merkezi İstanbul’da ama siz İzmir’de yaşıyorsunuz. Zor olmuyor mu?

B.O: Aslında çok zor oluyor. Uzak kalıyoruz her şeye. Mesela 1 hafta kalıyoruz ve her şeyi sıkıştırmaya çalışıyoruz. Çünkü geldiğimizde de yoğunluklar oluyor. Bir sürü şeyi kaçırabiliyoruz.

O.O: Evet, İzmir’de yaşadığımız için çok aktif bir biçimde sergileri gezip göremiyoruz. Ama şöyle bir artısı da var bence. Bazen başka kaygılarla hareket edip, şu an sanat piyasası dediğimiz ortamda popüler işlerin takibinin artmasıyla onlara benzer işler üreten, böylelikle birbirine benzeyen çok fazla çalışma olduğunu düşünüyorum. Bu kaygılardan uzaklaşmak açısından doğru bir yanı olduğu kanısındayım.

Ortak bir projedesiniz ilk defa. Buna nasıl karar verdiniz?

B.O: Ozan’la birlikte Paris’te Banu Dicle ve Leslie Riggs in kurduğu SIMIT’in aracılığı ve İKSV’nin bursu ile geçen sene Paris’e gittik. 6 ay Cité Internationale des Arts’da kaldık. Bizim için güzel bir deneyimdi. Cité Internationale des Arts, 300 sanatçının kaldığı ve aynı zamanda Türkiye’nin de atölyesinin olduğu bir bina. Aynı atölyeyi kullanıyorduk ve bunun sonucunda bir sergi olsun istedik.

Ozan bey, sergide dantele heykel gibi form verip kullanıyorsunuz. Ancak daha önceki çalışmalarınızdan çok farklı. Bu değişim nasıl oldu?

OO: Daha önce dekonstrüktivist işlerim vardı. Şu an yaptığım işlerin eski işlerimle hiçbir benzerliği yok. Bundan sonra bu şekilde devam edecek. Paris’teyken daha önce görmediğim bazı materyaller gördüm. Bunlar üretmeye ve yeniliğe açık malzemelerdi. Heykelde istediğim transparanlığı sağlayabilecek birçok malzeme deneme fırsatım oldu. Bahar’la orada bit pazarına çok sık gidiyorduk. Pazarda Fransız güpürlerini gördüm ve niye dantel kullanılmasın, diye düşündüm. Yeni malzeme bulmanın heyecanıyla çalışmalarıma hız verdim. Burada annelerimizin çeyizleriyle başlayıp, işlerime yön verdim. Bu aşamadan sonra formlara göre en uygun dantel motiflerinin araştırmasına başladım.

Dantel sonuçta dişi bir malzeme, bunu eril bir hale getirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

O.O: Evet malzeme dişi fakat o eril dönüşümü gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Bir sonraki sergimde ağırlıkta kadın figürleri olacak ve kadının zarifliği ile malzemeyi bütünleştirmek istiyorum.

Bahar hanım, sergide yer alan çalışmanız yaptığınız ilk duvar resmi mi?

B.O: Evet ilk. Uzun zamandır bir duvar resmi yapmayı istiyordum. İşlerimde izleyene, izlediğim alanı göstermek; onu o noktaya yönlendirmek, belki de aynı şeyi izletmekti amacım. Bu büyük duvar resmi ile izleyiciye biraz daha yakınlaştım.

“Gizli Bahçe” adına ikinizin işlerinin paslaşması açısından nasıl bakmalıyız?

O.O: Doğa ile ilgili işler yapmak istiyorduk uzun bir süredir. Maya kültürünü araştırıyordum. O zaman mitolojik bir atmosferle, doğa ve yaradılış hikâyelerinden bazılarını birebir tasvirleriyle değil onların bana hissettirdiği imgeleri izleyene hissettirmek istedim. Fantastik bir mekan, bir rüya bir efsanenin mitolojik etkilerinden biraz uzaklaşarak, bir gezi bir seyahat havası yaratmaya çalıştık.

B.O: “Gizli Bahçe”de Ozan’ın dantelden mitolojik karakterlerinin ışık oyunları ile mistik havası, benim uyguladığım duvar resmi ve tuval işlerdeki orman dokusu ile bir tapınak havası yakalamak istedik.

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/603669-gizli-bahcede-bir-tapinak-havasi-yakalamak-istedik

(Bahar-Ozan Oganer röportajı 22 Şubat Salı günü Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)


18 Şubat 2011 Cuma

‘CİHAT BURAK’IN ATÖLYEMİZE GELMESİ BİR TAVSİYE ÜZERİNE OLDU’

Süleyman Saim Tekcan’la yaptığımız söyleşiler dizisinin ikinci Mimar-Ressam Cihat Burak’la devam ediyor. Tekcan ile Cihat Burak’ın Çamlıca Sanat Evi’ndeki çalışmaları, resimleri ve yaşamı ile ilgili konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu

Cihat Burak’la nasıl bir tanışmayla arkadaşlığınız başladı?

Cihat Burak Türk resminde belki Türk entelektüel yaşamında herkesin tanıdığı ve sevdiği bir kimlikti. Dostluğu, sohbeti ve içkiyi seven bir kişiydi. Onun bizim atölyemize gelmesi bir tavsiye üzerine oldu. Ama bize gelinceye kadar da eski Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda veya bazı sanatçılarla gravür çalışmaları yapmıştı. Tatbiki Güzel Sanatlar o dönemlerde Beşiktaş’taydı ve orada Mustafa Aslıer ve Mustafa Plevneli destekleri ile gravür yaptığını biliyoruz. Genelde eski plakalar üzerine çizdiği desenlerle, yaptığı siyah-beyaz çizgisel gravürlerine rastlıyoruz bugün de. Ama Cihat Burak bizim atölyemizde gravür değil serigrafi yaptı.

Resimsel anlatımları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Resimsel anlatımları genelde hiciv dolu, düşünsel tarafı olan resimlerdir ve tüm resimlerinde bir kolaj vardır. Onun etkilendiği şeyler bir gazetede çıkan portre veya yazı veya yazı ile bağlantılı bir fotoğraf olabilir. Benim için onun en önemli sergilerinden bir tanesi ‘Galeri A’ da yaptığı sergidir. Orada resimlerin konuları çok ilginçti. Mesela yere yatmış Nazım Hikmet’in bir görseli kullanarak onun göğsünde bir çiçekle yaptığı resim çok etkiliydi. Yine benim aklımda kalan resimlerden bir tanesi ‘Zeki Müren’ resmiydi. Onun o şaşalı kıyafetlerini de kullanarak resmetmişti. İnsanların aklında kalan, görsel izlerle yapmıştır resimlerini ki biz de yaptığı resimlerde kullanmıştır. Mesela Maria Callas, İngiltere prensinin evlenmesi gibi konulardan oluşuyordu resimleri. O resimde bir sobanın televizyon gibi gösterilerek içinde bu düğüne ait bir görseli, kedileri ve vazo gibi farklı objeleri görebiliriz. Bunlara o yüzden kolaj diyorum, etkilendiği görsel motıfleri bir araya getirerek oluşturduğu resimsel anlayışı var. Ama yaşam biçimi de öyleydi. Onunla bir içki sofrasına oturup sohbet etseydiniz, birbirinden kopuk görülen ama sonra birbiriyle ilişkilendirilen birçok şeyleri anlatırdı.

Bir ara da Fransa’ya gitti yanılmıyorsam?

Fransa’ya gidiyor ve orada yaşayan Türk sanatçıları ile iç içe bir yaşam sürüyor ve orada resim yapmaya başlıyor. En güzel dönemlerinden bir tanesi orada yaptığı resimlerdir. Biraz karanlık resimlerdir ama Fransa kokan resimler ve onun ilk dönemleridir.

Resimlerinde hicivsel bir yan var ve az önce bahsettiniz Nazım Hikmet gibi politik figürleri de resimlerinde kullanmış. Bu anlamda herhangi bir sorunla karşılaştı mı döneminde?

Tepki aldığı muhakkak. Yaptığı konular her yerde konuşulmayacak konulardı. Ama Nazım’ın o sergideki resmi herkesin aklında kalan resmidir. Sol düşünceli bir insandı. Sol düşünceli insanlar eskiden komünist diye nitelendirilirdi. Aslında Türkiye’de hiçbir zaman komünizm olmadı. Komünist insan da olmadı. Bunu Mahir Kaynak en son katıldığı televizyon programlarından birisinde söyledi. Ama bir çok insan komünist diye damgalandı. Bir dönem zorla komünist sayısı çoğaltıldı. Benim de damgalandığım dönemler oldu ama solcu olmak, komünist olmak gibi kavramlar aslında yapıştırılmış kavramlardır. Cihat Burak için sol tandanslı denebilir. Resimlerinin toplumsal gerçekliğin içersinden konular olduğunu söyleyebilirim.

Biraz da Çamlıca Sanat Evi’nde yaptığı çalışmalardan söz edebilir misiniz?

Bir gün Cihat bey bir sürü desenle atölyemize geldi. Onun gibi pek çok sanatçı da desen ya da fotoğraflarıyla geldiler. Ve ‘resimlerimizden özgün baskı olur mu?’ diye sordular. Şimdi, bir resimden özgün baskı olur mu? Olabilir… Ama özgün baskı yerine o resimlerden yola çıkarak herhangi bir teknik aracılıkla teknik baskılar çoğaltılabilir. Benim her zaman söylediğim şey şuydu; ‘Özgün baskı tekniği içersinde resim üretmek’. Yani bir resimden özgün baskı yapmak değil. Sonunda bir çok sanatçının ilk sorduğu sorudan yola çıktığımızda özgün baskı için resim üretmeye başladılar. Burak’ın yaptığı çalışmaların hepsinde hiciv vardır. Onun özellikle resimlerinin adı çok ilginçtir. Mesela çalışmalarından biri ‘Dolmabahçe Sarayı’nın Önünde Malül Gaziler’ dir ama o ‘Mamul Gaziler’ diye yazdı. Çünkü bu elbiseyi giyip kendisine malül gazi diyen insanlar da çoktu ve onların gerçek gazi olup olmadığını da bilmiyorduk. Ama bu tür insanlar o dönemlerde geziniyordu. Burada bütün serinin içersinde ‘kedi’ vardır. Kedi onun bütün resimlerinde vardır.

Kedi’nin onun için simgesel anlamı ne idi?

Kedi başka yaratıklarda olmayan bir özelliği taşıyordu. Özgür bir yaratık olması ve özgürlüğün temsil edilmiş olması, belki de kediyi seçmesinin nedeni budur. O sadece kedileri değil, fareleri de severdi. Bütün hayvanlara ilgisi vardı. Neden olduğunu bilmediğimiz biçimde, sorduğumuz soruları beklemediğimiz biçimde yanıtlardı.

Merak ediyorum Cihat Burak sadece resimsel yanı ile mi hiciv taşıyordu?

Hayır. Bildiği konularda bile başkaları bir şeyi anlatırken o başkalarının bildiğini bildiği halde hiç bilmediğini söyleyecek kadar ilginç bir kişiydi. Gerçek yaşamda iyi bir tiyatrocu idi. Ben öyle diyorum çünkü insanları ‘ti’ye alma veya ‘gırgıra alma’ özelliğine sahip bir insandı. Bizim Çamlıca Sanat Evi’nin açılışında en çok içki içenlerdendi. ‘Cihat ağabey ne yapıyorsun?’ dediğimizde ‘ikmal yapıyorum…’ demişti. Burak’ın dostları da atölyemize gelirdi.

Mesela kimler?

Elif Naci ve Şinasi Barutçu mesela…Ama en yakınında olan kişi Avni Arbaş’tı. Arbaş, onun, hem Galatasaray Lisesi’nden hem de Fransa’dan arkadaşıydı. Çok yakındılar ama çok da atışırlardı. O atışmalardan birisinde Burak’ın Arbaş’a ‘Avni, sen sosyete ressamısın!’ demesiydi. Çünkü Arbaş çiçek resimleri yapıyordu ve Burak, bunu hicvederdi, sosyeteye hitap eden resimler yaptığını söyleyerek bunu hicvederdi. Ve yine en önemli tartışma konumuz ‘Türk Sanatı Ne Olmalıdır?’ bu bizim atölyenin en çok konuşulan konusuydu. Daha sonra Erol Akyavaş katıldı aramıza o da bu konuşmaların içine girdi. Bizim atölyenin yaşamı içinde bu sanatçıların yaptığı ürünleri genelde Urart Sanat Galerisi bir kısmını satın alıyordu. Ödedikleri paralar ciddi paralardı. Ve bu paralarla sanatçılar rahat nefes alırlardı. O zaman ki Urart’ın önemli desteği unutulmamalı.

Az önce Atölyenizde en çok konuşula konunun ‘Türk sanatının ne olması gerekti’ sorusu olduğunu belirttiniz. Cihat Burak bu anlamda ne düşünüyordu? Neler söylerdi?

Cihat Burak Anadolu mimarisine ve Anadolu’daki ürünlere resimleri içinde yer veren bir insandı. Bazı resimlerine kaligrafik ögelerin de girdiğini görürüz. Bu Elif Naci’nin de yaptığı bir şeydi… Daha sonra Cevat Dereli’de de görüyoruz biz bunu. Ama sadece bu da değil, vazo gibi, çini gibi, Türk seramikleri gibi objeleri resimlerinde kullandığını görürüz. Yani yerel konuları bence kendi hicivsel anlatımı ile birleştirir çizerdi diye düşünüyorum.

Kendi resimleri satılmıyor muydu?

O dönemde Cihat Burak resimleri gerçekten satılmıyordu ama sonra Burak’ın siyahları bol kullanarak yaptığı resimlerin çok yüksek fiyatlara satıldığını biliyorum. Onun Urart Sanat Galerisi’nde bizim açtığımız sergisinde, o güne kadar yaptığı satışlara göre bir rekor kırdı. Sergisinde yağlıboyaları ve özgün baskıları sergilendi. Özgün baskılarını toptan aldılar. Şu anda da özgün baskıları yüksek rakamlara satılıyor. Müzemizde de ciddi bir koleksiyonumuz var onunla ilgili.

Koleksiyonunuzda kaç tane Cihat Burak özgün baskısı var?

Bizim koleksiyonumuzda 20’ye kadar işi var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu hicivlerin içerisinde Gazilere ‘malul’ yerine ‘mamül’ demesi hicivsel anlatımı bakımından çok önemlidir.

(Süleyman Saim Tekcan röportajı Bosphorus Sanat Gazetesi Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır)

16 Şubat 2011 Çarşamba

'Empresyonist ressamlara gönderme olsun istedim'

Ekrem Yalçındağ’ın Dirimart’ta dün açılan ve19 Mart'a kadar gezilebilecek olan sergisinin adı ‘Sokaklardan İzlenimler’ (Impressions from the Streets) adını taşıyor. İzlenim vurgusunun önemli olduğu sergide sanatçı, 7 adet 2 metre çapında yuvarlak formlu işlerini sergiliyor. İlk kez topluca gösterilen yuvarlak formlu resimlerde, günlük hayatın renkleri tuvale yansıtılıyor.

Hülya Küpçüoğlu

En son kişisel serginiz üzerinden 3 yıl Dirimart’ta açtığınız kişisel sergi üzerinden ise 4 yıl geçmiş. Son 3-4 yıl neler yaptınız?

Son 3-4 yıldır çalışmalarıma devam ettim. Benim önceden beri yaptığım bitkisel motiflerden oluşan resimler devam etti. Onların içerisine son dönemlerde ağırlıklı olarak çalıştığım siyah resimler, siyah konturlu resimlerim ‘renkli siyahlar’ adını verdiğim resimler ortaya çıktı ve bu beni çok heyecanlandırdı. Ama 2007’den bu yana da ben aynı zamanda duvar resimlerine başladım. İlk çalışmam, Berlin’de bir mimari projenin içinde mimarinin bir elemanı olarak ortaya çıkan bir işti. Daha sonra 2008’de Frankfurt’ta Kai Middendorf Galerie’de sadece duvar resmi ile bir kişisel sergi yaptım. 2009’da o iş, Leverkusen Museum Morsbroich’da duvar resmi olarak sergilendi ve hemen arkasından da İstanbul Modern’de ’Gelenekten Çağdaşa’ sergisi oldu ve birkaç tane daha duvar resmi gerçekleştirdim. Duvar resimleri geçen zaman içerisinde ağırlıklı olarak benim işlerimde yer etti.

Bu serginizde duvar resimleriniz veya az önce bahsettiğiniz ‘siyah resimler’i sergilemeyi niçin tercih etmediniz?

Dirimart’ta 4 yıl önce o çizgideki işleri göstermiştik. Yeni bir sergiye ihtiyaç duymama nedenim de o oldu. Sürpriz bir şeyler çıkmayacaktı ortaya, o yüzden bu dönem içerisinde sergi yapmadım. Siyahları bu sergiye koymak istemememin nedeni, kendi içerisinde kapalı olan belli resimleri göstermek istiyor olmam. O da yuvarlak formlu resimler ve ilk kez bir kişisel sergide göstereceğim. Daha önce sergilerin içine entegre ederek gösterdim ama bu sefer standart 2 metre çapında 7 tane resim mekanın içine yerleşecek. İstediğim, net ve yalın bir sergi.

Sergideki tüm işlerin yuvarlak formlu olmasının özel bir sebebi var mı?

Özel bir sebebi yok. Yuvarlak formlu resimlerden önce yaptığım işlerimde yuvarlak alanlar çok yapmışım. Form olarak yuvarlak hep yer almış resimlerimin içerisinde. Frankfurt’ta Akademideyken 10 tane yuvarlak tahta bulmuştum. Onlara bez gerip, astarlayıp çalışmaya başladım. O dönemdeki farklı araştırmaların bir sonucu olarak çıktı yuvarlaklar. Daha sonra da kendi içerisinde ayıklanarak, fazlalıklar atılarak form içerisindeki karışıklıklar aza indirgenerek, sadeleştirilerek her şey ayıklandı ve yuvarlak halkalar motif olarak kaldı.

Resimlerinizi boyama yönteminizden bahsedebilir misiniz?

Benim için bu resimlerde önemli olan iki kriter var; birincisi renk seçimi diğeri ise boyama şekli. Boyama şeklinin farklılığını özellikle vurgulamak istiyorum. Herşey tamamen serbest elle yapılıyor. Nokta ile başlayıp etrafına halkalar yapıla yapıla resmin sonuna kadar gidiliyor. Birincisi süreç – zaman, bu kavram çok önemli. İkincisi elle yapılıyor olması çok önemli. Çünkü elle yapıldığı için resim üzerine bakıldığı zaman arkasındaki insanı hissediyorsunuz... Elle yapılması ayrı bir değer benim için. Renk seçimi önemli demiştim ve o yüzden zaten serginin adı ‘Sokaklardan İzlenimler’. Bu aynı zaman da resimlerin de ismi. Çünkü günlük hayatta karşılaştığım renk kombinasyonlarını boyuyorum. O kombinasyonlar bazen bir insanın giysisi oluyor, bazen düzenlenmiş objeler oluyor. Onların renkleri olarak karşımıza çıkıyor.

Resimlerinizde sokaktaki izlenimlerinizin renk olarak ele alındığını söylediniz. Bunun nasıl bir ön çalışması oluyor? Mesela fotoğraf mı çekersiniz?

İlk başlarda, fotoğrafla kayıt ediyordum renkleri. Onlar benim için veri oluyordu aynı zamanda da rengin kaynağını gösteriyordu. Hatta bazen o renklerin kaynağı olan nesneyi tuval üzerine çizerek bir tür notlar alıyordum. Resmin belleği diye adlandırdığım bu durum tuval yüzeyinin boyayla dolmasıyla bütün o notlar, desenler boyanın altında kapanırdı.

O zaman o yüzden ‘günlük hayatın renk olarak izlenmesinin resimlerinize pop bir karakter kazandırdığını’ belirtiyorsunuz, değil mi?

Evet, çok pop resimler ama aynı zamanda görsel olarak optik bir etki de yaratıyor. O tür sanat anlayışlarıyla ilişki kurmasını istiyorum. Benim için çok daha önemli olan, serginin ismini verirken Emresyonist ressamlara bir gönderme olsun da istedim açıkcası. Bugün empresyonist bir resim nasıl yapılır’ın bir tür karşılığı gibi...

(Ekrem Yalçındağ röportajı 16 Şubat 2011 tarihinde Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

14 Şubat 2011 Pazartesi

'Biz neyiz ki aslında? Hiç!'


Selahattin Yıldırım Röportajı Dekorasyon Dünyası Dergisi Şubat Mart sayısında sayfa 92-93'te okunabilir...