1 Eylül 2010 Çarşamba

“Türk Galericiler Artık Yabancı Galericilerle Ortaklık Kurmalı”

Yahşi Baraz, Türk resim sanatında galerici ve koleksiyonerlik dışında sanatçıları desteklemesiyle de adından sıkça söz ettiren simalardan. Şu günlerde de Galetea Sanat Galerisi’nde Eylül’ün 20’sine kadar izlenebilecek olan küratör Duygu Uyar tarafından hazırlanan “Yahşi Baraz Koleksiyonundan Seçki” sergisi gündemde. Yahşi Baraz’la Koleksiyon sergisinden yola çıkarak Türkiye’de koleksiyonerlik ve sanat piyasası ile ilgili bir görüşme yaptık.

Hülya Küpçüoğlu

Geçtiğimiz günlerde sizin koleksiyonunuzdan derlenen bir sergi açıldı. Daha önce eğer yanılmıyorsam küratörlerle çalışmadınız. Genelde siz düzenlerdiniz. Bu sefer Duygu Uyar adlı küratör arkadaşımızla çalıştınız. Bunun oluşumu nasıl gelişti?

Galatea Sanat Galerisi Türkiye’nin tanınmış galerilerinden birisi. Duygu hanım bağımsız bir sergi yapımcısı olarak bana bir teklif getirdi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Çünkü koleksiyon duragan bir şey değildir. Kendi içinde mesela hatalı alınan resimler olabilir. Çeşitli nedenlerle el değiştirebilir. Ve aynı zamanda toplayan kişilerin bu koleksiyonları göstermesi gerekir. Sanatı geniş halk kitleleri ile tanıştırmak, sevdirmek gerekir. Biz de o nedenle bu sergiyi yaptık.

Peki karşımızda nasıl bir seçki var?

Burada bir ön çalışma yapıldı. Küratörün gelip seçtiği resimler. Daha çok kendi beğenilerine uygun olarak yaklaşık 32 tane resim seçildi.

Biz sizin sergiler düzenlediğinizi, sanatçıları desteklediğinizi ve koleksiyonerlik yaptığınızı biliyoruz. Türkiye’de koleksiyonerliğin oldukça geç gelişim gösterdiğini düşünürsek, şu anda nasıl bir profil görüyorsunuz?

Biz de 400-500 senelik bir gecikme ile koleksiyonculuk başlamıştır. Özellikle Osmanlı döneminde sarayın desteğini saymazsak, resim koleksiyonculuğu 1950’den sonra başlamıştır. İlk koleksiyoncu da benim gördüğüm kadarıyla Kemal Erhan’dır. Sonraki yıllarda çok değişik isimler geldi. Bu isimler Türk resim sanatına sahip çıktılar. Yatırımlar yaptılar. Koleksiyonlarını teşhir ettiler. Ve giderek özellikle 70’li yıllarda galerilerin aktiviteye başlaması nedeniyle de bu ivme çok hız kazandı. Hiçbir kurumun yapamadığı tanıtımı biz Türk galericileri yaptık. 1937 yılında kurulmuş bir Resim Heykel Müzesi düşünün ama çok atıl, ilgisiz bırakılmış ve yıllarca varla yok arasında devam ederken bizim sanatçılar da hak ettikleri değeri kazanamamışlar. Fakat bizim açtığımız sergilerle ve tanıtımlarla Türk alıcısının dikkatini çekerek 70’li yıllardan itibaren çok büyük bir ivme kazanmıştır. Hatta 2000’li yıllardan itibaren de bu birikim özel müzelere dönüşmüştür. Fakat Türkiye’de müze sayısı yeterli değildir. Yani 70 milyonluk bir nüfusa göre baktığınız zaman Türkiye’de en az 300 civarında müze olması gerekir. O müzelerde çok yetkin kişilerin çalışması gerekir. Müzecilik dünyanın en zor mesleklerinden birisidir. 1980’li yıllardan sonra Japonya’da yüzlerce müze açılmıştır. Bizim biraz Japonya’yı etüd etmemiz gerekir. Japonlar nasıl yaptı? Daha müzeler kurulmadan İngiltere, Almanya, Amerika’ya öğrenci gönderdiler ve müzecilik eğitimi aldırdılar. O kişiler tekrar ülkelerine döndüler ve kurulan müzelerde görev aldılar. Bir taraftan da yine Japonlar dünya çapındaki müze müdürlerini kendi ülkelerine davet ettiler. Otomatikman o birikimli olan kişiler Japonya’ya giderek eğitim yaptırmıştır. Aynı şeyi Türkiye’nin yapması gerekir. Nasıl Sanayi-i Nefise Mektebi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniverstesi) kurulurken yabancı hocalar getirildi, nasıl Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) kurulurken yurt dışından hocalar getirildi, müzecilikte de böyle olması lazım. Aslında dünyanın önemli müzelerinin burada şube açmalarının sağlanması gerekir. Devletin, şube açacak dünyaca ünlü müzelere ücretsiz arsa vermesi ve vergi muafiyeti getirmesi gerekiyor. Bu şekilde kurulan bağlantı ile Türkiye’deki müzeler uluslar arası müzelerle daha kolay bağlantı kuracaklardır. Gelecek müzeler hazır bir mekanizma getirecekleri için her şeyin sıfırdan yapılması gibi bir durumla da karşılaşılmayacak 20-30 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye dünya müzeciliğiyle aynı seviyeye ulaşacaktır. Şu an Türkiye’de müze idare edecek valörde insan yetişmemiştir.

Nasıl bir müzecilik?

Donanımlı nesiller yetiştirmek lazım. Türk müzeciliğinde çok yetkin durumda olan otorite sayılacak bir müzeci henüz yoktur şu aşamada. Ama bundan 10 sene 20 sene sonra çıkabilir. Onun hazırlık aşaması olarak zenginlerimizin bazı gençlerimize müze eğitimi yaptırmaları lazım yurt dışında. Eğer bunu yaptıramazsa 20 sene sonrada bugünkü gibi bocalama durumu olacaktır. Çünkü bu zaman isteyen bir şeydir. Dünyada en zor şey kültür ve sanat birikimidir; ayrıca yeni müzelerin açılması veya açılacak olması birçok sanatçının yapıtının bu müzelere girmesi demek oluyor. Bu gelişim sanatçılara fayda sağladığı gibi bilgi ve beceriye sahip yeni küratörler ve yeni sanat tarihçilere de o çevrede iş sahası açıyor. Bu yönden bakıldığında Türk sanatı her yönüyle katlanarak büyüyecektir.

Hazır sizi yakalamışken, resim piyasasını sormamak olmaz. Geçen yılki hareketlilikten sonra siz resim sanatı piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

2009 senesinde Türk resim fiyatlarında rekor kırılmıştır. 1970-80 dönemi resimlerine sahip olanlar çok büyük bir servet kazanmışlardır bir sene içerisinde. Bu ivme devam edecektir. Fakat her sene böyle büyük bir katlanmayla gideceğini de düşünmemek lazım. Çünkü Türk resmi henüz evrensel boyutta koleksiyoncuların ilgi alanı içerisinde değildir. Türk galericiler yabancı galerilerle ortaklık kurmalı, onların sanatçılarıyla burada, bizim sanatçılarımızla orada sergiler açılmalıdır. Bu şekilde uluslararası pazara girilebilir. Türk sanatı burada sadece Türk koleksiyoncusu tarafından alınıp satılan bir konumdadır. Onun için son 30 yılda Batılı sanatçılarla mukayese ettiğiniz zaman mesela 1960’lı yıllarda 3000 dolar olan Türk resmi bugün 30 ya da 50 bin dolara gelmiştir. Ama Amerikalı bir sanatçının 20 milyon dolar olmuştur. Yani arada çok büyük bir fark vardır. O farkın sebebi de orada kurulan yeni müzeler ve koleksiyonerlerin çoğalmasıyla bilinç ve milli gelir düzeyinin yüksek olmasıdır.

Sizce bu fark nasıl kapatılır?

Bu ancak Türkiye’nin ekonomisinin gelişmesi ve kültürünün artmasıyla ilgili olan bir şeydir. Batı bununla yüzyıllarca uğraştığı için bugün rahatlıkla bu fiyatlar ödenmekte ve sanatçılara da sahip çıkılmaktadır. Bizim bunu son 30 sene içinde hızlı bir şekilde kapattığımızdan eminim. 2. Alternatif Türkiye artık dünyada öne çıkan bir konuma gelme eğilimi göstermektedir. Çünkü enerjisi yüksek bir durumundadır. Nüfus olarak, eğitim yapmış bireyleri olarak, kurulan üniversitelerle beklenmeyen bir gelişme olabilir. Şayet Türkiye, Avrupa Birliği’ne girerse bir anda fiyatların 300-400 bin dolar olacağından eminim. Oralarda başka bir standart başlıyor. Bu aynı şekilde İspanya veya Portekiz’de de oldu. Çünkü AB’ye giren ülkeler 100-150 milyar dolar yardım aldığı için bir anda standartları çok yükseldi. Şayet böyle bir şey olursa bizde de yükselecektir. Ama AB’ye girilmeyebilir de. Girmeden de Türk resmi gelişebilir. Çünkü bizim politikalarımızda çok büyük değişiklikler var. Başka ülkelerle temaslarımız devam ettiği için bir şekilde Türkiye kendisini kurtaracaktır. Ancak, siyasi olaylardaki belirsizliğin çok olumsuz etkisi olduğuna inanıyorum. Şayet iş adamları önünü görebilse, bir barış yapılabilse, etnik çarpışmalar gibi ilkellikten kurtulabilirsek o zaman Türkiye’de çok daha başka bir gelişme olacağına inanıyorum.

Yahşi Bey uzun zamandır sergi düzenlemediğinizi görüyoruz. Neden?

Bunu bana hep soruyorlar. Benim açtığım sergiler Türk resim sanatına çok büyük ivme kazandıran sergilerdir. O süreklilik çok önemli bir şey ama bir süre sonra açtığınız sergilerden sonra belki biraz biçim değiştirdi. Danışmanlık yaptığım birçok çalışma var. Yine sanatın içinde olarak hayata devam ediyorum. Arşiv yapıyoruz, sanatçıları tanıtan çalışmalar yapıyoruz, kütüphanemizi geliştiriyoruz. Özellikle de Plastik sanatlar arşivine önem verdik. Son 35 senedir yaptığım etkinlikleri yani kendi kendimi de dokümante etmeye çalışıyorum. ‘Sanat Müzeleri’ adlı bir kitabın da hazırlıklarını yapıyoruz. Ayrıca Oğuz Erten, arşivimden yararlanarak 1873 yılında Şeker Ahmet Paşa’nın bu coğrafyada açtığı ilk resim sergisinden başlayarak Türk sanatına yön veren sergileri ve benim açmış olduğum büyük sergileri konu edinen geniş kapsamlı bir çalışma hazırlıyor. Bu kitapların yayınını da kısa zaman içerisinde yapacağız.

(30 Ağustos 2010 tarihli Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

“Farklı Olan Sevilmiyor”

Fırat Arapoğlu Ankara’da Cermodern’de geçtiğimiz günlerde açılan “Kimlikler Lütfen” sergisinin küratörü. Farklı kuşaklardan yaklaşık 20 sanatçının katıldığı sergi, kimlik ve farklılıklar üzerine odaklanıyor. 17 Eylül’e kadar izlenebilecek olan sergi ile ilgili Arapoğlu ile sergiden yola çıkarak Türk sanat ortamını da içeren bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hülya Küpçüoğlu

“Kimlikler Lütfen” derken, belli bir genelleme yanında oldukça bireysel bir yan da ortaya çıkıyor diyebilir miyiz?

Elbette, tekil düşüncenin var olmadığı bir çoğulluk, zaten, bu serginin tam da karşısında olduğu bir olgu. Bu sergi arzuladığım ve sanatçılarla kesiştiğimiz ölçüde “farkılaşmaların”, farklılıklar noktasındaki “aynılıklarımızı” ortaya koyduğunun bir göstergesi. Söz gelimi sergide, 21 sanatçı var farklı coğrafyalardan ya da coğrafyayla ilgili sorunsalları bulunan; Londra’dan Ergin Çavuşoğlu, New York’tan Konstantin Bojanov, İtalya’dan Şükran Moral işleri ile bunu temsil ediyorlar. Öte yanda sanatçı-seyirci ilişkisine dair performans gerçekleştiren İnsel İnal, “El Taş El Taş” çalışması ile kamuoyunda taş atan çocuklar olarak bilinen konuya gönderme yaparken, ekolojik kimlik vurgusu ile Genco Gülan ve “bireysellikten” yola çıkarak serginin kavramsal çerçevesine ve görsel zenginliğine destek veren Orhan Cem Çetin de farklı konularda kimlik konusuna ışık tutuyorlar.

Serginin adından yola çıkarak güncel siyasi/politik bir söylemi de içeri aldığınızı söyleyebilir miyiz?

Sanatın politikayı içerdiğini hatırlatmama gerek yok sanırım. Tam tersi olası değildir, ya da o zaman adına sanat değil, propaganda denilir. Modern sanat ve günümüzün piyasa odaklı yapıları, sanatın sermaye, sınıf çelişkileri, kadın, gay/lezbiyen kimlikleri, göçmen kimliği gibi konuları içermeyeceğini öne sürmüştü ve sürüyor. Ama bu günbegün alaşağı edilen bir önerme. Öte yandan elbette sergi güncel göndermelerde bulunuyor, çünkü kimlik konusu zaten sürekli gündemdeydi, sadece görünürlüğü mümkün olmadı belki olamadı çeşitli zamanlarda, üstü kapatıldı. Ama güncelliği ile beraber geçmişe de vurgu yapan bir yapısı var serginin. Şükran Moral’ın “Bordello” (Genelev) çalışması, hayat kadını kimliği ile sanatçı ve sanat eserinin kimlikleri arasındaki sorunu yansıtıyor. Elif Çelebi bu konuyu farklı bir noktaya taşırken, Didem Dayı “Bizi Bir Başka Dünyaya Hazırladılar” aforizmasıyla, kimliğin inşa edilme sürecini sorunsallaştırıyor. Bunlar, aslında sanatın tarihinden günümüze kadar gelen reel olgular. Ya da Öykü Potuoğlu’nun “Oy-un” çalışması, Anayasa referandumuna giden süreci değerlendiren çalışmalardan birisi olarak sergide yer alırken, güncelliği kadar tartıştığımız 1982 anayasasının süreçlerini de içeriyor.

Kimlik konusunda öncelikle farklılıkların vurgulanması gerektiğini söylüyorsunuz. Toplumbilime ilgi duyduğunuzu biliyorum. Bu noktada böyle bir söylemi egemen olan kültür yapısı içinde nereye oturtuyorsunuz?

Toplumda ve sanatta var olan kimlik sorunları, bugüne kadar analiz edilmedi, ediliyormuş gibi yapıldı ve aslında hiçbir ezberi bozmayan söylemlerle, manipülasyonun kullanımı ile statükocu, egemen kültürel yapı sürdürülmeye çalışılıyor. Bunlar, özgürleşmenin önünde bulunan birer engel ve karşı-taktik. Ama, boş liberal söylemlerin aksine, sınıf çelişkilerinden kaçınılamaz. Bu bağlamda egemen bir ideoloji ve tek-söylemlilik yerine, çoğulculuğa ve demokrasiye dayalı tartışmacı bir sanat ve sanat tarihinin gerekliliğinin öne sürülmesini arzu etmek gerekli. Ancak bu şekilde egemen ideolojinin kurmaya çalıştığı evrensel, tek-kimlikli düzen yerine, çeşitli kimlikler, farklılıklar ve melezliklerden mütevellit bir yapı oluşturulabilir.

Türk sanatında kimlik ve farklılıklar konusunun göz ardı edildiğini söylüyorsunuz. Sizce Türk sanatında çoğulcul ve demokrasiye dayalı tartışmacı bir sanat yakın zamana kadar yok muydu?

Evet yoktu!, istisnalar kaideyi bozmaz. “Ben kadın olduğum için sanat dünyasında hiç sıkıntı çekmedim”, diyen kadın sanatçı, istisna olabilir, ama bu 1974’e kadar akademide tam zamanlı öğretim üyesi olarak çalışan hiçbir kadın sanatçı olmadığı gerçeğini değiştirmez. Bu kimlik tartışmaların ön-belirlenimleri ufak ufak 1980’lerde başladı. Ama asıl vuruculuğunu 1990’lardan itibaren kazanmıştır. Özellikle disiplinlerarası yöntemlerle çalışan sanatçılar ve onların yanında yer alan teorisyenlerle birlikte bu konu görünür kılınmıştır. Bu sergide gördüğünüz sanatçılar da, 1990’ların başından itibaren bu konuları sanatın gündemine getiren isimler.

Bu bağlamda sanat hayatlarını kimlik kavramı üzerinden şekillendiren sanatçıları ne şekilde konumlandırıyorsunuz?

Sanatçının olması gereken yerde konumlandırıyorum. Bu tip sanatçılar, üst-söylemlerin iktidar konumuna “iç-ideolojilerini” teslim etmeyen sanatçılardır. Sanat yaşamlarını kimlik kavramı üzerinden şekillendirmek bu tip bir sanatçının “ötekileşmesine” neden olur ki, asıl sanatçı zaten “öteki” olandır. Bundan dolayı bu işlere soyunan sanatçılar birer “kafir, günahkar, hatta bölücü” olarak nitelendiriyorlar. İşte bu şekilde nitelendirilmeleri bence tam da “olmaları gereken” yer!.

Sanatçının üstlenmesi gereken kimlik olarak Herbert Marcuse’ün belirttiği “iktidarın karşısında olan” sanatçı modelini öneriyorsunuz. Bu noktada Türk resim sanatına bakarsak nasıl bir sanatçı kimliği görüyorsunuz?

Resim özelinde konuşmayayım. Ben sanatçının malzemesi ne olursa olsun düşüncesini en iyi biçimde ifade eden kişi olduğuna inananlardanım. Yeter ki düşüncesini malzemesinde iyi ifade edebilsin. Türkiye sanatı haddinden fazla uzunca bir süre “romantik, naif” sanat dönemini yaşadı – Elbette, kısa bir dönem konstrüktivist etkilenimleri de eklemeliyim. Bu dönemin ardından, çok yakın bir zamandan bu yana sanatın ve sanat tarihinin sorunları ile yüzyüze geldi Türkiye sanatı. Akademi, monolitik kimlikler inşa etmeye çalıştı sürekli, hatta buna hala devam ediyor. Zaten biraz önce dediğim gibi farklılaşanları hemen “bölücü, çılgın” olarak yaftalıyorlar. Olsun, disiplinsizlikleri aslında başarılı oldukları konu. Sanatçı, bence, Türkiye’de üç başlık altında incelenebilir. Birincisi, herhangi bir ideolojiye angaje olmayan oportünistler. İkincisi Marksizm, etnik kimlik gibi birçok kimlik ve farklılık konusundan birazını yapmaya çalışan ama hiçbirinde başarılı olmayanlar. Üçüncüsü, tam olarak “iktidarın karşısında olanlar”. Bu üçüncü gruptakiler toplumdaki “etik” rollerinin bilincinde olarak üretiyorlar ve geleceğin sanat tarihinde onlar yer alacak.

(27 Ağustos 2010 tarihli Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

“Popüler moda akımlarını birebir taklit ederek ortaya nitelikli bir ürün çıkmasını bekleyemeyiz”

Çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Ece Deryaoğlu, son yıllarda arka arkaya gerçekleştirdiği sergilerle sanat ortamında adından sıkça söz ettirdi. Önce “Tam Benlik” ardından “Beni Arama” adlı sergileri ile haklı bir yere sahip oldu. Sanatçıyla çalışmaları ve sergileri hakkında gerçekleştirdiğimiz sohbet aşağıda okunabilir.


Hülya Küpçüoğlu


İlk serginiz “Tam Benlik” 2. Serginiz de “Beni Arama” idi. Aynı gibi durmakla birlikte aslında zıt bir tema söz konusu. Bu 2 tema nerelerde birleşiyor veya ayrılıyor?

Aslında bu isimler çok tesadüfi ortaya çıktı. Çok fazla düşünülüp, kafa yorulmuş isimler değil. Dikkat edilirse tema demiyorum. . Çünkü herhangi bir düşünce ya da tema üzerinden çok önceden planlanmış işler değil. Zaman içerisinde çalışıp, ürettikçe ortaya çıkan ve bir isim altında birleşen işler. İlk sergimin oluşumu sırasında şu anda çalıştığım teknikle ilk kez seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanırken, yeni bir benle ve içinde daha çok portre ağırlıklı olan ve bu portrelerin hepsinin de ben olduğu bir sergi “Tam Benlik” oluverdi. İkinci sergide ise “Beni Arama” derken, “beni” aramak isminin içerisinde dönüp dolaşırken yaşamın içinde ve yaşadığım yerlerde geçtiğim yollarda, oturduğum sokaklarda yani İstanbul’da “beni” aramak’tı… Ya da aramamaktı ya da başka birisinin beni arama değişiydi ve kendisinin reddedilişiydi.

Özellikle 2. Serginizde kent olgusu ön plana çıkıyor. Nasıl bir birey ve kent ilişkisi?

Kent hepimiz için çok önemli tabi ki, fakat bu sadece evleri sokaklarıyla değil bunların içindeki ayrıntıları ile önem kazanan bir olgu. Gök yüzündeki martısı, bahçedeki kedileri, çiçekleri, böcekleri, denizi hayatımıza anlam katan kenti yaşamaya değer kılan resimlerin içindeki bu bütünlülük, hepsi birbirini tamamlayan ve kendi içinde, doğalında olması gereken birey ve kent ilişkisi.

Kent derken özellikle İstanbul’a dair temaların vurgulanmasının sebepleri?

İstanbul çok güzel bir şehir.Benim de içinde doğup büyüdüğüm ve her zaman çok uzaklara da gitsem döndüğümde “iyi ki bu dünya güzeli şehirde yaşıyorum ve resim yapıyorum” dediğim bir yer. Fakat aynı zamanda dünyaya da yabancı değil. Ben okunması kolay samimi resimlerle dünyanın neresine giderse gitsin aynı dili konuşabilen, yabancılaşmayan aksine biçimsel olarak en ayıklanmış ve yalın haliyle sözünü söylemeye çalışan bu kentin insanıyım.

Resimlerinizde Simgesel bir takım ifadelerin de ön plana çıktığını söyleyebilir miyiz?

Resimlerimde simgesel bir takım ifadelerden çok simgesel gibi gözüken sevdiğim bir takım biçimlerin bir bütün içinde kotarılması var. Mesela hergün Çukurcuma’dan atölyeme inerken en uzakta seyre daldığım Galata Kulesi’nin tepesine bir kuş kondurmak ya da bir kedi iliştirmek, ya da her sabah Şişhane yokuşundan çıkarken izlediğim Haliç manzarasının içine müzisyenleri yerleştirip üzerlerinden bir yangın söndürme uçağı geçirmek. Ve üstelik bu da yetmezmiş gibi bir de köpek iliştirmek bu müzisyenlerin yanına adı Osman olan. Bu görüntülerin hepsi çok ayrı zamanlarda saptanmış, farklı yerlerde bulunan, hepsi çok sevdiğim ve benim için bir anlam taşıyan biçimlerin bir şenlik havasında bir araya gelip renk, biçim ve lekelerle birbirlerini tamamlamalarıdır.

Çalışmalarınızda daha çok kendinizden yola çıktığınız görülüyor. Özne olarak kendinizi sorgulamanızın hatta ön plana almanızın sebepleri neler?

Önce bir mekan, mekanda bir hikaye, hikayeyi tamamlayan sevdiğim biçimler bunların birbirleriyle kaynaşması, renkler, büyük lekesel parçalardan oluşan bütünler, açıklar koyular. Gülen bir yüz, seyirciyle göz teması. Onu resmin içine çekebilmek ya da resmin içindekini dışarı taşırabilmek. Duygularımı seyirciyle paylaşabilmemin en iyi yolu tabi ki ve bu oyunun içinde kendimin de olması. Her zaman planlı ve titiz bir resim yapma biçimini seçen biri olarak benim olmam çok doğal.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İnsanlar yaptıkları işlerde tüm benlikleri ile içten ve samimi yaklaşımlarda bulunurlarsa, kalıcı bir şeyler yakalayabilirler. Sanatta etkileşim çok normal ve doğal bir olgudur. Ama popüler moda akımlarını birebir taklit ederek ortaya nitelikli bir ürün çıkmasını bekleyemeyiz. Durum ve şartlar ne olursa olsun, sanatla uğraşan insanlar iyi donanımlı ve samimi oldukları sürece her zorluğun üstesinden geleceklerdir. Prensiplerinden vazgeçmemeli ve çok sabırlı olmalılar. Herşey ucuzlayabilir ama en zor yapılan iş olan sanat asla ucuzlayamaz. Bu sadece kendini kandırmak olur. İyi ve özgün olan her zaman kalıcıdır.


(Ağustos 2010 Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır)

“BÜYÜKÇEKMECE VE KARTAL’DAKİ DENEYİMLERİME DAYANARAK SÖYLEYEBİLİRİM Kİ EVET TAŞINABİLİR SANAT AMACINA ULAŞTI”

Fatih Balcı Taşınabilir Sanat’ta proje gerçekleştiren küratörlerden. Sanatçının önce Büyükçekmece ardından Kartal’a taşınan projesinin adı “Çok Güzel”. Balcı ile yaptığımız söyleşide projenin gelişiminden içeriğine kadar çeşitli görüşler aldık.

Hülya Küpçüoğlu

Öncelikle projenin başlangıcından başlayalım çıkış noktanız ne idi?


Projenin başlangıcı İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde , bu etkinliğin ruhuna uygun olarak, sanatın tüm İstanbul’a yayılması fikrinden doğdu. Kültür başkentinden bahsedeceksek , kültürün ve sanatın bir alana sıkışmaması gerekir, kültür ve sanat sadece dikey değil yatay olarak yayılmalıdır, çoğalmalıdır. Bu fikirden yola çıktığımı söyleyebilirim

Kültür ve sanatın yayılması derken nasıl bir tablo gözlemliyordunuz?

Genel görünüm içinde sanat ve kültürün bir iki yere sıkıştığını herkes gibi tespit etmiştim... böylece gezen bir sanat sergisi fikri kafamda dolaşmaya başlamıştı, ben projeyi yazmaya başladığımda Beral Madra’nın taşınabilir sanat sergisini adı altında bir proje yazdığını fark ettim ; aklın yolu bir elbet. Bizde böylece bizim sergimiz bu projeye dahil oldu; zaten çok güzel kavramı da bu fikir altında oluştu.

Yani serginin dolaşması ya da dolaşacak olması fikri sizi ilk etkileyen şeydi diyebilir miyiz?

Evet, bir serginin dolaşması fikri beni baştan çıkaran şeydi. Çünkü benim hep hayal ettiğim şeylerden biriydi. Cağdaş sanatın belirli alanlarda sıkışması, onun dışına çıkamaması birçok kişiyi olduğu gibi beni de rahatsız etmiştir. Anadolu’da kotarmaya çalıştığım sergilerde hep bu bağlamada düşünülmesi gerekir. Bu sanatı götürdüğümüz yerler, bunları ne kadar talep ediyor ve sahip çıkar sorusu ise başka bir araştırma ve çalışma konusu

Son yıllarda Anadolu’nun farklı yerlerinde ki buna Çanakkale de dahil bir hareketlilik gözlemleniyor etkinlik sayıları İstanbul dışında da arttı. Siz Anadolu’da gelişen sanat etkinliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunun bir iki cevabı var. İlki sanırım İstanbul sanat ortamı artık sanatçılar için yeterli alan açmıyor. Böylece sanatçılar kendilerini var olabilecekleri yeni alanlar açıyorlar. İkincisi İstanbul artık tek merkez değil. Diğer şehirlerde ekonomik büyümeye ve çağın getirdiklerine bağlı olarak sanat ve kültüre daha çok yer vermek istiyorlar bunları talep ediyorlar. Sanat artık aynı zamanda şehirlerin kimliğini, var oluşunu ortaya koyan bir şey. Aynı zamanda bu sosyolojik ve ekonomik bir dinamo olarak da çalışabiliyor, şehirler sanat projeleriyle kendilerini yenileyebiliyorlar

“Çok Güzel” konseptine gelecek olursak?

“Çok Güzel” konsepti başta bahsettiğim gibi, sanat ve kültürün yayılması fikrine paralel ortaya çıktı. Amaç şuydu;Çağdaş sanat eserlerini daha geniş kitlelerin ilgisini çekecek şekilde nasıl oluşturmalıyız? Bazı tespitlerim vardı:Çağdaş sanat dediğimiz çerçeveye genel olarak baktığımızda , bu sanatın köklerindeki bu köprüyü kurmak üzere ortaya çıkmış yönelim ve stratejiler olmasına rağmen bu bağın ya da köprünün koptuğu görülüyor. Çağdaş sanat ortaya çıkış fikirlerinin uzağına düşmüş, daha yalıtılmış, elit bir çevreye sesleniyordu. Bu kendi varlığına uzak düşen bir sanattı, eğer çağdaş sanat anlamlı olacaksa bu bağın kurulması ile mümkündü ama burada bazı paradokslar mevcuttu. Biz bağ kurmak istiyorduk ama sanattan zanaat statüsüne de düşmek istemiyorduk. Bunu nasıl yapmalıydık? Kafamda bu sorular dönüyordu. Öncelikle bu bağın nasıl koptuğuna yoğunlaştım.

Peki bu bağ sizce nasıl koptu?

Bu bağ çağdaş sanatın el becerisi, marifet ve güzel kavramlarıyla olan ilgisini çeşitli nedenlerle yitirmesiyle kopmuştu. Geniş kitleler sanat dediklerinde marifetli ve güzel bir şey görmek istiyorlar. Bu yüzden yapacaklarımız güzel olmalıydı... İlginç olmalıydı... Etkileyici olmalıydı. Böylece kavramımız ortaya çıktı.

Çok Güzel’i biraz daha açarsak?

İstiyorsanız size bu sergi için yazdığım metinden alıntılar yapayım: Modern sanata gelinceye dek sanatsal üretim ve tüketim bu çerçeve içinde hareket eder. Bu çerçeve sanatsal üretim ve tüketimi toplumsal yapı ile sıkı bir bağ içinde tutar. Diğer üretimler gibi sanatsal üretim de belli bir toplumsal yapı içinde ve bu yapı için üretilir.

Modern sanat bu çevrimi dağıtır. Sanat artık belirli işlevleri karşılayan zarif nesneler alanı değildir. O bir entelektüel faaliyet alanı olarak, toplumsal olanla doğrudan bağını keser, hatta toplumsal kabulleri dağıtmaya ve değiştirmeye soyunur. Sanatsal olan artık toplumsallığı yeniden üreten, zihinleri kuşkulardan arındıran bir mekanizma değildir. Tam tersine var olan toplumsallığı dağıtan ve değiştirmek için zorlayan bir alandır. Bu doğrultuda sanatsal alan önce burjuvazinin çevresinde toplumsallığını daraltacak daha sonra gittikçe içine kapanan bir uzmanlık alanı haline gelecektir. Modern sanat bu yeni misyonunu gerçekleştirebilmek için konvansiyonel sanatın biçim ve içeriklerinden kendini arındırıp yeni bir yol bulmalıdır. Öncelikli olarak sanatsal alan yaratmak istediği huzursuzluğu güzel kavramına saldırarak gerçekleştirir. Artık sanat güzel ve zarif nesneler üretmeyecek bunun yerine algıları dağıtan, zihinlerde şok etkisi yaratan “çirkin estiğinin” biçimlerine bel bağlayacaktır. Bugün bu kulvarda sanatsal alan iğrendirme nesnelerine kadar alanını genişletmiştir. Bugün çirkin estetiği istediği şok etkisine ancak daha sert görüntülerle ulaşabilmektedir.

Modern sanatın toplumsal yapı ile ilişkisi sorunludur; sorunlu olmak durumundadır. Modern sanatçılar zaten bunu baştan kabul eder hatta arzu ederler. Ama bu sanatın çelişki içinde var olması demektir. Modern sanat çift kişilikli bir karakter sergiler. Modern sanat bir yandan toplumsal yapıyı görmezden gelirken, diğer yandan tüm eylemlerini onu değiştirmek üzere kurgular, onu hedefler. Sonuç olarak zorunlu olarak görmezden geldiği kitleler onu da görmezden gelmektedir.

Bu bağlamda sanatçıları neye göre belirlediniz?

Sanatçıları elbette bu kavrama uygun olduğunu düşündüğümü kişilerden oluşturdum. Bir taraftan sanatsal seviyeleri yüksek kişiler, diğer yandan el becerileri ve estetik düzeyleri gelişmiş kişilerde seçmeye çalıştım. Bu sanatçılar bir yandan çok etkili görsel sonuçlar yaratırken, diğer yandan sanatsal olandan taviz vermeyen kişilerdi... Elbette ben sanatçılara bu konsepti verdim ve beklentilerimi anlatım, ama sonuçta tüm sanatçılar kendi özgürlü içinde ne istedilerse yaptılar...

Sizce genel olarak taşınabilir sanat amacına ulaştı mı?

Bence ulaştı. Bir çok yere gitti ve ilgi gördü. Taşınabilir sanatın ara yayınlarına bakacak olursak göreceğiz ki onlarca belediye ile anlaşma yapılmış ve yine onlarca önemli proje buralara taşınmış. Bazılarından şöyle bir serzeniş duyuyoruz, bu bence garip ama evet duyuyoruz: Bu taşınabilir sanat artık yetti gibi bir şey, yani çok oldu, her yerden çıkıyor… Ama yıllarca bunun hayalini kurmadık mı? Yani sanatın ve kültürün daha çok yayılması… Şimdi gerçekleşmesine doğru önemli bir adım atılmışken ve bunca emek varken bu tuhaf değil mi?

Sorunuza tekrar gelince Büyükçekmece ve Kartal’daki deneyimlerim dayanarak söyleyebilirim ki evet amacına ulaştı.

Birazda Çanakkale’de gerçekleştirdiğiniz son projeden bahseder misiniz?

Çanakkale 2010 etkinlikleri kapsamında gerçekleşen bir video art çalışmasıydı. Kavram olarak “Barış ve Hafıza” belirlendi. Çanakkale savaşlarla kimliği oluşmuş bir kent. Tüm dünyada Troya ve Çanakkale savaşlarıyla tanınan bir şehir. Ama Çanakkale aynı zamanda barış kenti olmak isteyen, eski savaşlardan bir barış kültürü oluşturmaya çalışan bir şehir yani şehir bu iki kavram arasında salınan bir şehir. Çanakkale bu anlamda farklı hassasiyetler ve düşüncelerinde kesiştiği bir yer. Video sergimizin kavramı bu dengede kurmaya çalıştım. İstanbul’dan ve Çanakkale’den katılımcılarla 13 sanatçının videoları bir araya geldi. “Barış ve hafıza” çok farklı bakış açıları ve tekniklerin bir araya geldiği bir video sergisi oldu. İleri düzeyde sinemasal tekniklerin yer aldığı video çalışmaları olduğu gibi, çok kişisel ve naif kayıtların da buluştuğu bir sergiydi ve söylemek gerekirse video etkinlikler içinde en çok ilgi gören etkinliklerden oldu.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak söylemek isteyeceğim şey ; bu sergiler sırasında bana ve sanatçılara destek veren herkese ve çalışmaları gerçekleştirirken büyük özveri ile çalışan arkadaşlarıma teşekkür etmektir.


(Ağustos 2010 Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır)