18 Eylül 2011 Pazar

'Şehrin tarihsel dokusuyla çağdaş sanatın harmanı'

Pg Art Gallery, açılışı bugün gerçekleşecek kapsamlı sergi projesiyle, sanatı sıra dışı bir mekanda izleyicilerle buluşturuyor. Sergi ile ilgili Pg Art Gallery’nin sahibi Pırıl Güleşçi Arıkonmaz ve sergi sponsoru ROMAN’ın Tasarım Drektörü Suzan Toplusoy ile konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu/Haber Turk Gazetesi 18 Eylül 2011

Çağdaş sanatı Tahtakale Hamamı’nda izleyiciyle buluşturan bu sergi nasıl meydana geldi?

PGA- 18 yıl boyunca Pg Art Gallery’de gerçekleştirdiğimiz yüzü aşkın sergi, farklı projelerle sanatseverin karşısına çıkmaya yöneltti beni. Bundan altı ay önce ise Bienal’in çekim gücüyle şekillenecek Eylül ayında, galeri mekanının dışına taşacak, şehrin tarihi dokusuyla çağdaş sanatı harmanlayabilecek bir mekan arayışına girdik. Karşımıza Tahtakale Hamamı çıktı. Burada hayal ettiğim kapsamlı serginin küratörlüğünü Öznur Güzel Karasu üstlendi. Bu projede bizi destekleyen ise ROMAN oldu.

‘Tekinsiz Oyunlar’ı Pg Art Projects başlığı altında sunuyorsunuz. Projeler devam edecek mi? Bu konuyla ilgili bilgi verir misiniz?

PGA- ‘Pg Art Projects’, kurucusu olduğum galerinin, her anlamda mevcut tanımlarını aşan bir oluşum. Galeri mekanıyla sınırlandırılmayan, özellikle de bağımsız sanatçıları öne çıkartan sergilerle şekilleniyor. Bu çok yönlü proje kapsamında gerçekleşen ilk etkinlik Kemerburgaz gibi sanata uzak bir bölgede 15 ay suren, mekana özel tasarlanmış çalışmaların sunulduğu sergi dizisiydi. Sanatseverler, bu proje aracılığıyla Tahtakale Hamamı’nın ardından pop-up sergilerle sıkca karşılaşacak…

ROMAN olarak daha önce sanatla ilgili bir projeyi desteklemiş miydiniz?

ST Farklı sponsorluk deneyimlerimiz oldu ama ‘Tekinsiz Oyunlar’ sanatsal alanda gerçekleştirdiğimiz ilk sponsorluk projemiz.

Bu serginin tamamlanma sürecinde nasıl bir işbirliği içindeydiniz?

ST Hazırlık sürecinde hem Pırıl Arıkonmaz, hem de Öznur Güzel Karasu ile sıkça bir araya gelerek fikir alışverişinde bulunduk. Özellikle de kreatif ve teknik olarak projeyi desteklemeye önem verdik. Grafik tasarımcımız sergi kataloğundan, tanıtım afişine ve davetiyelere kadar tüm görsel tasarım ve uygulamaları büyük bir heyecanla üstlendi. Roman tasarım ekibi, Pg Art Gallery ve sergi sanatçıları kadar işin birebir takipçisi oldu ve aynı heyecanı hep beraber yaşadık.

PGA- Suzan Toplusoy ve tum ekibinin bu projeye yaklaşımlarındaki titizlik ve duyarlılık bizim için itici bir güç oldu.

Bundan sonra sanatsal projeleri desteklemek misyonuyla yola devam edecek misiniz?

ST Aslında burada iki farklı misyon üstlendik; sanatçıları desteklemek ve İstanbul’un gizli kalmış en eski, en büyük hamamlarından biri olan Tahtakale Hamamı’nı gün ışığına çıkartmak… Çağdaş Türk sanatının gelişmesi için sanatçıların teşvik edilmesinde rol almaktan Roman ailesi olarak gurur duyuyoruz. Bundan sonra da gelecek vaad eden sanatçılara farklı projelerde destek vermek misyonlarımızdan biri olacak.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

'Oryantalizm, Doğu kadınını zayıf ve egzotik gösteriyor'

İngiltere'de yaşayan çağdaş sanatçılarımızdan Güler Ateş ve İngiliz sanatçı Sara Hibbert GAZETE HABERTÜRK'e konuştu...

29 Ağustos 2011 Pazartesi, 10:03:29

GAZETE HABERTÜRK / HÜLYA KÜPÇÜOĞLU

Güler Ateş, İngiliz sanatçı Sara Hibbert ile İngiltere’de Hoxton Sanat Galerisi’nde “Yönelimler” adlı ortak bir sergi açtı. Farklı malzemeler kullanan ancak kadın teması noktasında ortak bir söylem geliştiren sanatçıların sergisi 8 Eylül’e dek sürüyor.

Öncelikle yollarınızın nasıl kesiştiğini öğrenmek istiyorum...

Sara Hibbert: Galeri küratörü Lydia ve direktörü Matthew, ikimizin işlerinde ortak noktaların olduğunu gördü. Dolayısıyla işlerimizi beraber göstermemizin daha çok küratöryal bir karar olduğunu söyleyebiliriz. Ve gerçekten de çalışmalarımızın diyalog içinde olacağı da kesindi.

Ortak serginizin adı “Yönelimler” adını taşıyor. Ne gibi yönelimler sergi konsepti çerçevesinde ön planda tutuluyor?

Güler Ateş: “Yönelimler” başlığı benim ve Sara’nın işleriyle bağlantılı olduğu için seçildi. Çalışmalarım oryantalizm ile bağlantılı, Doğu ve Batı sentezini performans yoluyla gerçekleştirdiğim mekânlarda kadın kimliğini soruşturuyorum. Sara ise daha çok ışık hareketi ve dans figürünün soyut mekân içindeki kavramını inceliyor. Bu başlık ayrıca hareket ve ışık kavramlarının bir yer içinde olmasıyla da bağlantılı.

VERMEER'İN ETKİSİ

Çalışmalarınızın oryantalizmle bağlantısı bulunduğunu belirttiniz. Kısaca oryantalizmi Batılının Doğu’ya bakışı olarak düşünürsek, siz İngiltere’de yaşayan bir Türk sanatçı olarak oryantalizmi nasıl yorumluyorsunuz?

G.A.: Oryantalizm, Batı’nın yarattığı güçlü bir ideolojidir. Bu ideoloji Batılı yazarlar, felsefeciler ve devlet görevlilerinin Doğu’nun kültürü, gelenekleri ve inançları üzerine kendilerine göre yarattıkları bir alandır. Benim vurgulamak istediğim nokta ise bu ideolojide Doğu kadınının zayıf, kontrol altında ve aşırı egzotik gösterilmesidir. Performans yaptığım Victoria & Albert Müzesi ve Leighton House Müzesi Büyük Britanya emperyalizminin yüksek olduğu Viktoryen zamanında kurulmuş mekânlardır. Bu mekânlarda Doğu’dan aldıkları ve getirdikleri sanat eserlerini sergileyip kendilerine göre yeni bir yorum getirmişlerdir ve bu mekânlar devlet müzesi haline gelmiştir. Yaptığım performansların temelinde bu mekânların tarihiyle diyalog içindeyim. Seyircileri, bu mekânların tarihiyle ilgili tekrar düşündürmeyi arzuluyorum.

Çalışmalarınızda farklı kültürel etkileşimleri kültürel sentezle kesiştirdiğinizi belirtiyorsunuz. kültürel sentezi biraz açabilir misiniz?

G.A.: Kültürel sentez, çalışmalarımda Batı sanatının estetiği ile Doğu kültüründen doğan konseptin karışımı. Son yaptığım işlerde 17. yüzyıl Hollanda sanatının etkisi büyük. Özellikle Vermeer’in çalışmaları. Çalışmalarımda kadın, bulunduğu mekânla ve bu mekânın tarihiyle de sürekli diyalogdadır. Şimdiye kadar çalıştığım mekânların hepsi Batı ülkelerinde oldu ve hepsinin ortak noktası dolaylı ve dolaysız Doğu sanatından, tarihinden ve kültüründen etkilenmiş olan mekânlardır.

Sizce bu sentezin kadın üzerinde ne gibi etkileri mevcut?

G.A.: Öncellikle yeni bir kimlik arayışı demektir. Bu iki kültürden alabileceği şeyler farklı olacaktır. Kuşkusuz ki burada kadının kendisini ve haklarını daha iyi tanıması ve kültürünü, tarihini başka bir perspektifle görmesi hayatına başka bir boyut kazandırmaktır.

Peki kadın figürlerinin kumaşla örtülmüş olması noktasında neler söyleyeceksiniz?

G.A.: Son birkaç yıldır yaptığım çalışmalarda kadının gizemli olması çok önemli. Kadın kimliğinin gizli olması fakat vücut diliyle aldığı formlar, duruşlar onun duygu ve düşünce yapısını ve mekânla olan ilişkisini gösteriyor.

Sara, sizin çalışmalarınızda kadın figürü hareket ve ışık etkileşimleriyle sunulmakta. Nasıl bir deneyimi aktarıyorsunuz?

S.H.: Çalışmalarımda renk, ışık ve hareketi birbirlerine ekleyerek yeni bir atmosfer duygusu çağrıştırmayı arzuluyorum. Ayrıca bu bazen de ahiret işlerine dalmış bir dünyaymış gibi de hissedilebilir. Yarattığım görsel imgelerde figürün maddesel hareketle izlenmesini gösteriyorum. Ayrıca gerçeküstü ve tedirgin edici formları ve belirli hareketleri dondurarak yakalamaya çalışmaktayım. Son yaptığım işler düştüğümüz andaki bilinç boşluğuna odaklanmakta. Modern dansçılarla beraber yaptığım bu çalışmalar, bana karanlık ve belirsiz yerlerde bu fikri yeniden yorumlama fırsatı veriyor.

'GERÇEKÜSTÜ FORMLAR'

Ahiret işlerine dalmış bir dünya gibi de hissedilebileceğini söylerken neyi kastettiğinizi biraz açabilir misiniz?

S.H.: Işık ve hareket vücutla müdahale ettiği için doğal olmayan gerçeküstü formlar oluşturuyor. Karanlık ve belirsiz bir boşlukta olan figür kafamızı karıştıran ya da şaşırtan bir dünyaymış gibi ve sanki bizden çok ayrıymış gibi görünür. Ahiret işlerine dalmış dememle bizim olduğumuz dünyadan başka alternatif bir yer hissediyoruz. Derinlikte veya bilincimizde veya uzaklıkta, anlamadığımız tanımlanmamış bir alanın ötesinde.

Aktardığınız deneyim noktasındaki hedefleriniz?

S.H.: Çalışmalarımda karanlık ve sonsuz alan kullanma yoluyla figür düşer veya askıda gibidir. Işık ise ellerin hareketiyle belirsizlik ve kafamızı karıştıran / şaşırtan hisleri gösteriyor.

Dans görüntüleri başka ne gibi olasılıkları gündeme getiriyor?

S.H.: Video yoluyla dans hareketlerini başka yönlere uzatabiliyorum. Dans görüntüsünü bir malzeme olarak kullanma başka olasılıklara; form, yerçekimi, çevre ve doğal kapasitenin dışında olan hızı deneme şansı da vermektedir.

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/664274-oryantalizm-dogu-kadinini-zayif-ve-egzotik-gosteriyor


28 Temmuz 2011 Perşembe

'Hayao Miyazaki bizim evdeydi'

Mine Sanat Galerisi Caddebostan’da Azime Sarıtoprak’ın ‘Miyazaki Buradaydı’ adlı sergisi metropol dışı bir dünyayı sunuyor. Japonya'nın Walt Disney'i olarak tanınan ünlü Japon anime ustası Hayao Miyazaki'den etkilendiğini belirten sanatçı, hayali mekanlar yaratıyor.

Gazete Haber Turk/ 28 Temmuz 2011/ Hülya Küpçüoğlu

Animelere olan ilginiz nasıl başladı?

Animeler aslında her zaman ilgi alanımın dahilindeydi. Zaten sürekli çizgi filmler izliyordum. Ancak Miyazaki ile tanışmam tesadüfen gerçekleşti. Bir gün gazetenin yayın akışı programında “ Komşum Totoro”nun yayınlanacağını gördüm, izlerim diye düşündüm. Fakat sonradan onun bir önceki güne ait program olduğunu ve yayınlandığını öğrendim. Bir arkadaşım bana Miyazaki’den bahsetti ve başka filmleri olduğunu söyledi. Bende büyük bir merakla tüm filmlerini edinmeye başladım. Sonrasında benim için vazgeçilmez bir tutkuya dönüştü. Ghibli Stüdyolarının başka filmlerini de izledim, fakat hiçbiri Miyazaki’nin verdiği hissi vermedi…

Resimlerinizi yaparken etkilendiğiniz Miyazaki anime konusunda oldukça meşhur. Onun animelerindeki duygusallık sizin resimlerinize ne şekilde yansıdı?

Bu filmler paralelinde resim yapma isteğim, o anda bir ruh ortaklığı kuruyor olmamdan geliyor. Çünkü filmlerdeki duygular, manzaralar; içimde var olan dünya ve bugün özlemini yaşadığım köyüm ve çocukluğumla çok paralel. Resimsel üretimlerimde zaten bu özlemime bir çözüm yolu bulmaya ve bu çözümü kendi kendime sunmaya çalıştığım için; filmler bu noktada bana iyi bir çıkış noktası oldu. Özellikle “Ruhların Kaçışı” ve “Komşum Totoro” en büyük ortaklıkları yakaladığım filmler…

Miyazaki filmlerinde belli ögeleri yineler. Sizde de yinelenen formlar ya da bu anlamda yaklaşımlar mevcut mu?

Özellikle yapmasam da, resimlerimde biçimsel olarak birbirini takip eden, kardeş olan formlar mevcut. Bunun daha çok resim yapma biçimimden kaynaklandığını düşünüyorum. Her resmimde hemen hemen aynı teknik üzerinden gidiyorum. Değişen renkler ve lekelerle beraber zaman zaman da bir önceki resimden benzer parçalar ortaya çıkabiliyor. Bunun yanında bilinçli olarak tekrar ettiğim unsurlar da var tabi. Daha çok desenlerimde ya da resme eklediğim desensel öğelerde görülebilecek; evler, ağaçlar, elektrik telleri, bulutlar vazgeçemediğim unsurlar.

Animelerde figürlerde net biçimde görülür. Sizin Resimlerinize figürlerin oldukça soyut yansıdığı görülüyor…

Bu aslında çok normal, çünkü animelerden biçimsel olarak değil, duygusal olarak etkileniyorum. Burada elbette ki biçimlerin benim için etkisiz olduğunu söylemiyorum, onlar ortak duyguyu yaşamam konusunda çok önemliler. Ancak bunu ortaya koyarken, kendi üretim dilimde ve kendi içselliğimde bir şeyler yapıyorum. Hatta öyle ki; Miyazaki filmlerinde daha doğal renkler kullanarak, izleyicinin olayların ve mekânların gerçekliğine inanmasını ister. Benim, bir olay kurgulamadığım ve kimseyi bir şeye inandırmak istemediğim için böyle bir kaygım yok. Dolayısıyla biçimsel olarak kendimi olabildiğince özgür hissedebiliyorum.

Biraz da sergi afişinizden bahseder misiniz?

Afişim benim için iyi bir deneyim oldu aslında. Bu tür çalışmalarım küçücük bir defterdeki desenlerimden ibaretti. Bu desenlerden bir afiş yapma fikri, galeride ki sanat tarihçi arkadaşımız Oğuz Alp’in önerisi ile oldu. Bende hemen denemeler yapmaya başladım… Resimlerimi evimizde ürettiğim için, evimizi, eşimi, annemi, kedimizi resmettim. “Miyazaki Buradaydı” söylemine de çok uyduğunu düşünüyorum. Yani aslında Miyazaki bizim evdeydi.

19 Temmuz 2011 Salı

'Beni Bağrına Bas' sergisinde cevaplar yok, sorular var

Patricia Piccinini, GAZETE HABERTÜRK'ten Hülya Küpçüoğlu'na konuştu


GAZETE HABERTÜRK / HÜLYA KÜPÇÜOĞLU

Patricia Piccinini’nin Arter’de 21 Ağustos’a kadar sürecek “Beni Bağrına Bas” adlı sergisi son zamanların en çok ilgi çeken sergilerinden biri. Doğa ve teknolojiyle ilişkilerimizi sorgulayan Piccinini ile heykellerini ve sergisi etrafında şekillenen kavramları konuştuk.

Serginizin adı “Beni Bağrına Bas”. Sergide sanki farklı dünyalara aitmiş gibi duran figürlerle karşılaşıyoruz. Karşımızda nasıl bir dünya var? Ya da siz nasıl bir dünya kurgulamaya çalışıyorsunuz?

Bu figürlerin çirkinliği ya da tuhaflığı, bizi onlardan uzaklaştırıyor ama bizim onlarla empati kurabiliyor olmamız, bizi bu işlere yaklaştıran ve sevdiren şey aynı zamanda. Benim ilgilendiğim şey, bizden başka türlerle ve hatta bizim yarattığımız yeni türlerle bağlantı kurmak, bir arada bulunmak. Eğer empati kurmayı başarabilirsek onların neye ihtiyacı olduğunu anlayıp, onlar için daha doğru kararlar verip, onların iyiliği için bir şeyler yapmaya başlayabiliriz. Aslında daha şiddetli şeyler uygulayarak, çalışmalarıma daha çirkinlik, daha ucubelik katarak insanları kışkırtabilirim. Ama bunu tercih etmiyorum. Benim duygularımı aktarma üslubum bu. İzleyicinin iki açıdan bağlantı kurmasını istiyorum. Birincisi belki ilgilenip, merak edip, bunun hakkında okuyup araştırmaları, yani ilgilerini çekmek istiyorum. İkincisi de, duygularıyla iletişim kurmalarını sağlayıp, bu türlere daha iyi bakmayı öğrenmelerini...

Az önce konuşurken bu yaratıkların ihtiyaçlarından bahsettiniz. Bu yaratıkların neye ihtiyacı var?

Yaratıkların değil aslında doğadaki türlerin ihtiyaçlarından bahsediyorum. Yeni canlılar yeni hayatlar yaratıyoruz. Onların sevgiye ihtiyaçları var.

Sergi 3 kata yayılıyor. Her katı birbirinden farklı. Bize sergi düzeninden bahsedebilir misiniz?

Merak uyandırmak üzerine kurulu bir düzen bu. Bir yandan da izleyiciyi doğayla ilgili düşündürmek istiyorum. Giriş katı, tüketim ürünlerinin çekiciliği üzerine kurulu. Motosiklet, kask gibi parlak ve çekici olan malzemelerden oluşuyor ve tüketim ürünlerinin bizde yarattığı duyguya benzer bir his yaratmaya çalışan işler. Yüzeysel bir çekicilik aslında, bunun altında bir şey yok. Ama yine de bunu seviyoruz ve bize çekici geliyor. Biz, arabaların bize ve doğaya verdiği zararları biliyoruz ama yine de araba sahibi olmak istiyoruz. Giriş katında sandalyelerin üzerinde duran bir çocuk var. Biz ne yapıyoruz diye bize bakıyor. Bu çocuk geleceği temsil ediyor. Televizyonlardan oluşan enstalasyon ise bize bugün artık kimin toprak sahibi olduğu değil kimin medya sahibi olduğunun daha önemli olduğunu düşündürtüyor. Diğer kat doğa ile ilgili ve bu katta hayvanlar var. Soyun tükenmesi ile ilgili. Bugün çevreye verdiğimiz zararın önüne geçebilmemiz için, nereye kadar bu zararın devam edeceğini gündeme getirmek için yaptığım işler. Bir şeyleri düzeltmek için başka bir şey yapıyoruz ama başka bir yerde başka bir şeyi yok edebiliyoruz. Son kat evle ilgili. Tüm kat bize tanıdık gelecek bir evin içi şeklinde düzenlendi. Kendinizi iyi hissedeceğiniz bir ortam var burada. Bu yaratıkları çirkin olsalar bile sevebilecek miyiz? Mutlu görünüyorlar ama belki de başka bir şey var. Karışık durumlar var. Teknoloji hayatımızı kurtaracak mı? Doğa teknoloji ile dönüşüme uğruyor.

Az önce çevreye verdiğimiz zararın devam ettiğini söylediniz. Sergideki yaratıkları da görünce insan sormadan edemiyor. Sizce bu zarar nereye kadar devam edecek?

Gezegenimizin tarihi, soy tükenmesi olaylarıyla dolu. Hassas, narin bir yerde yaşıyoruz. O yüzden çevre ile ilgili işler yapıyorum. Bu durumlar çok tartışılmıyor. Sadece insanların belli bir çıkarı olduğunda tartışılabiliyor. O yüzden de bunları düşünmek, tartışmak için bir alan oluşturmaya çalışıyorum. Sergide çok sert işler yok. Ben, şunu yapalım, bunu yapalım demiyorum. Aynı şekilde ben insanları şok eden işler de yapmıyorum. Sizi içine alan, sıcak işler yapıyorum. Herkesinki gibi dertleri akla getiren işleri herkes için yapıyorum.

Çalışmalarınızı üretirken birlikte çalıştığınız destek aldığınız insanlar var mı?

Doğa ile ilgiliyim doğa ile ilgili çok şey okuyorum. Gerçek türlerle bağlantısı olan yaratıklar bunlar, omurgaları var hepsinin... Atölyemde benimle çalışan kişiler var. Heykeltıraş, ressam, boyacılar ya da saçları yapan insanlar. Bir işin bitmesi 8-9 ayı buluyor. Tüm detayları hep birlikte yapıyoruz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Herhangi bir konu ile ilgili bir şey hissedersem, onunla ilgili düşünce üretebiliyorum. Sergide cevaplar yok. Sorular var. Temel soru da doğal ve yapay olan nesiller. Doğal ve yapay olan nasıl gelişiyor? Nasıl farklılaşıyor? Teknolojiyi kontrol edemiyoruz. Neye nasıl bakılacağını düşünmemiz gerekiyor. Bu, kendimizi insan olarak nasıl gördüğümüzle ilgili.

(19 Temmuz 2011 Haber Turk Gazetesi)

‘İstanbul ve Los Angeles sanat ortamları birbirlerine paralellik göstermekte’

Arzu Arda Koşar ve Saliha Kasap birlikte düzenledikleri ‘Los Angeles İstanbul Bağlantısı’ adlı sergi geçtiğimiz haftalarda sona erdi. İnsel İnal, Saliha Kasap, Elif Öner, Ozan Oganer, Alper Şen, Carol Es, Gül&Arzu, Marcie Kaufman ve Blair Townsend’in katıldığı sergi ile ilgili Arzu Arda Koşar ile konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu/Bosphorus Sanat Gazetesi Temmuz 2011

Los-Angeles İstanbul Baglantisi sergisinin çıkış noktası nedir?

Proje aslında 10 yıllık bir sureç içinde İstanbul’dan Beral Madra, Los Angeles’tan Gül Çağın’in Los Angeles ve İstanbul’da açtıkları sergilerle temelini attığı bir kültürel alışverişin devamı niteliğinde gelişti. 2003 senesinde gene 18th Street Arts Center bünyesinde bir sanatçı insiyatifi olan Crazy Space’in yönetim kurulunda yer alan Los Angeles’lı sanatçı Gül Çağin’ın davetiyle Beral Madra Suture Rupture başlıklı bir sergi organize etmiş ve Los Angeles sanat dünyasını Türk sanatçıların işleri ile tanıştırmıştı. 2005 senesinde Beral Madra ve Max Presneill küratörlüğünde Borusan Sanat Galerisi’nde iadeyi ziyaret niteliğinde Los Angeles’li sanatçıların işleri İstanbul’da sergilenmişti. Daha sonra İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti bağlamında iki senelik bir süreç içinde Gül Çağın ve benim ortak geliştirdiğimiz “Coming of Age” projesi dolayısıyla tekrar İstanbul’daki sanat ortamını solumak imkanımız oldu ve son senelerdeki sanatsal gelişmeler bizi çok heyecanlandırdı. Benim Los Angeles’in Santa Monica mahallesindeki “artist in residence” olarak atölye çalışmalarımı sürdürdüğüm sanat merkezi 18th Street Art Center’in o zamanki Program Direktoru Ronald Lopez de vaktiyle İstanbul’da yaşamış olduğu için benim İstanbul sanat ortamına duyduğum ilgiyi paylaşmaktaydı ve benim 18th Street Arts Center’de Türk sanatçıların sergileneceği bir sergi önerimi severek kabul etti. Sanat Merkezi’ndeki Proje Odası Mayıs 2011’de bana tahsis edilince ben de Sanat Limanı’nda açtığımız sergi sırasında beraber çalıştığımız Saliha Kasap’ı işbirliğine davet ettim.

Los-Angeles ve İstanbul arasında kültür sanat anlamında ne gibi paralellikler ya da farklar var?

Aslında İstanbul ve Los Angeles sanat ortamları birbirlerine çok paralellik göstermekte. Her iki şehrin de Avrupa veya New York’taki sanat piyasalarına nazaran daha mütevazı bir kolektor bazı ve kurumsal desteğe sahip olmasına rağmen bünyelerinde hergün daha da canlanan, dopdolu bir sanat ortamını barındırmakta. Bu nispi bağımsızlığın gerek Los Angeles, gerek İstanbul sanat ortamına daha deneysel işler ve girişimlere meydan vererek oluşturduğu yol açtığı bir avantajı gözlemleyerek iki şehrin sanat ortamları arasındaki bağlantının altını çizen böyle bir sergi düzenledik.

Biraz sanatçıların işlerinden bahsedebilir misiniz?

Müsadenizle ben önce kısaca iki aşamada gelişen küratörlük sürecine değinmek istiyorum. Ilk önce Saliha İstanbul’daki sanatçıları belirledi. Akabinde ben de Los Angeles’ta bu Türk sanatçılarla ortak kaygılar ve estetik dahilinde çalışan sanatçıları tespit edip sergiye davet ettim. İsin enteresan yani Los Angeles’ta bizim sergimizi takip eden haftalarda sanatçıların birbirini seçtiği veya birbirinin işinden esinlenerek işler ürettiği Telephone ve Tel-Art-Phone isimli iki enteresan küratörlük çalışması açıldı. Los Angeles-İstanbul Bağlantısı isimli bu sergimizde Türk sanatçılar ve bunlara paralel çalışmalarda bulunan Los Angeles’li sanatçının isleri yer aldı. Örneğin Türk sanatçı Ozan Oganer’in dantelden yapılma heykel çalışması Los Angeles’li Carol Es’in içinde nakış ögeleri bulunan tuvali ile eslendi. Burada enteresan olan her iki sanatçının da daha saygın kabul edilen güzel sanatlar ve domestik üretim diye ikinci plana atılan elişi kategorilerini birbirine katan çalışmalar üretmesi iken daha sonra her iki sanatçının islerinde aile içi ilişkilerinden yola çıkan, özel konuları işlemiş olması bu iki çalışma arasındaki bağı perçinleştirdi. Alper Sen’in Hakkari’den Ankara’ya gelip hayatlarını cop toplamakla kazananlar insanlar üzerine yaptığı “Cop için Doğuş” isimli belgeseli, Los Angeles’tan Blair Townsend’in kendi evindeki tüketimi sorgulamak amacıyla oğlunun bir iki kere oynayıp ta bir kenara attığı ucuz plastik oyuncakları silindir altında eritip ezerek gerçekleştirdiği haliyle denkleştirince tüketim ve artik temalarının her iki yüzünü de ele alan bir karşılastırma oluşturdu. İstanbul’lu sanatçı İnsel İnal ve İnal’ın öğrencilerinin sokak çocuklarıyla yaptığı söyleşiler sonucu ortaya çıkan el fotoğrafları ve çalışmalarını Los Angeles’ta sürdüren Gül Çağın ve benim gecekondu mahallesindeki gençlik ile geliştirdiğimiz dialog sonucu oluşturduğumuz psikocografi çalışması noktası kollektif sanat üretimi, kamusal sanat, sosyal sorumluluk projeleri niteliği taşımalarıydı. İstanbul’dan Saliha Kasap’ın devasa inşaat alanlarında çektiği fotografları manipule ederek oluşturduğu böcekleri anımsatan çalışmaları ile Los Angeles’tan Marcie Kaufman’in Becher’in endustüriyel fotograflarının üzerini boyayarak yaptığı resimleri ilk mekanik ve organik, makrokasm ve mikrokasm temalarına değinen bir çift çalışma olarak sunuldu. Elif Öner’in yer ve zaman kavramlarının birbirine karıştığı mistik videosu ise gene 18th Street’te sergilenen Andrew Rogers’in earth work çalışmalarına paralel olarak sergilendi.


Projenin farklı 2 şehirden yürüdüğünü düşünürsek, karşılaştığınız herhangi bir zorluk oldu mu?

Serginin küratörlük ve organizasyon yönü son derece keyifliydi. Ancak işin başında sıfır bütçe ile yola çıktığımız için bizi en çok düşündüren işlerin bir kıtadan diğerine taşınması oldu, o yüzden İstanbul’dan daha taşınabilir isler seçmek durumunda kaldık. Fakat sonradan Türk Kültür Vakfı, THY ve Los Angeles Türk Kültür ve Turizm ateşeliğinin de desteğiyle organizasyon daha da gelişti ve kuvvetlendi.

Biraz da haziran ayında gerçekleşen Yarn Bombing’den bahsedebilir misiniz?

Yarn Bombing diğer adıyla örgü graffiti Türkiye’de kuvvetli bir sokak sanatı / graffiti kültürü olmasına rağmen sanırım mevcut değil. Ben aslında graffiti ve sokak sanatına şehir içinde farklı grupların bölgelerinin nerde başlayıp nerde bittiğini araştırırken merak sardım, Oradan da örgü grafitiye atladım. Örgü grafitisi bir sokak direğine dikilmiş bir örgü parçası, bir general heykelinin kılıcı üzerine geçirilmiş tığ işi kılıf, ya da bir ağaçtan sallanan dantel çiçekler olabilir. Amaç giderek betonlaşan şehre bir renk, doku katmak, gelip geceni gülümsetmek ve ya düşündürmek. Örgü grafiticisinin toplumun küstüğü genç, erkek, isyankar, vandal grafitici tanımını genişlettiğini söyleyebiliriz. Yapan 60 yaşında bir teyze de olabilir, 15 yaşında bir genç de. Bu tip grafitinin vandallık olduğu da tartışılır, zira kendi estetiğini başkasına zorlamak açısından bir eleştiri gelebilir ama beğenmeyen örgü grafitisini bir makas darbesiyle uygulandığı mekana hiç zarar vermeden çıkartılabilir. Los Angeles’ta kendim bir iki örgü grafitisi denemesi yaparken bunu yapan bir grupla tanıştım, ve onları atölyemin olduğu 18th Street’I yarn bomb (yumak bombasına tutmaya?) davet ettim. Derken, bir internet sitesi kurup, daveti facebook’tan duyurunda birden kendimi 5 ülkeden 65 sanatçının katıldığı bir organizasyon düzenlerken buldum. Daha geniş bilgi için http://yarnbombing18th.weebly.com


Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Los Angeles İstanbul Bağlantısı sergisini düzenlerken en büyük amacımız başlatılan dialogun devam etmesi, bu sergi sayesinde Los Angeles ve istanbul arasındaki sanat ve kültür alışverişine ivediyet kazandırmak, yeni oluşumların önünü açmak. Hatta bu amaçla Los Angeles’ta Türk sanatçıların bir aylığına gelip çalışmalarını sürdürüp, sergi açabileceği bir uluslararası sanatçı residence programı kurmayı hedeflemekteyiz. Serginin amaçlarından biri uzun vadede yaşama/çalışma mekanı, sanatçı ödeneği, malzeme ödeneği, işlerine yardımcı olacak asistan dahil bir aylık masrafı $5,000 olacak böyle bir program kurmak için gerekli olan fonu sağlayacak bir destek bulabilmek.

‘BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ’

Sibel Begeç Balcı Galeri Artist Çukurcuma’da açtığı sergisinde detaycı, şiirsel, masalsı ve ifadeci bir anlayışın izinden gidiyor. ‘Bir Varış Bir Yokmuş’ adını taşıyan sergide sanatçı çocuk imgeleri üzerinden hareketle, geçen sene gerçekleştirdiği kişisel serginin devamı niteliğindeki işleriyle sanatseverlerle buluşuyor.

Hülya Küpçüoğlu/Bosphorus Sanat Gazetesi Temmuz 2011 sayısı

Resimlerinizin içeriğini gündüz düşleri olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açabilir isiniz?

“Gündüz düşleri” terim olarak benim resim yapma sürecimi tanımladığını düşünüyorum. Beyaz boş bir tuvalin karşısına geçiyorum ve düşe yatmaya başlıyorum. Sürrealistlerin resim yapma süreçlerinde olduğu gibi, otomatizmin devreye girmesi ile kendiliğinden çizimlerin varlık göstermesi durumudur. O süreçte bilinç dışılık devreye girer ve gerçek bilinç dediğimiz şey rol oynamaya başlar, korkularım, sevinçlerim, iç sıkıntılarım, git- gellerim, kısacası beni var eden biriktirdiklerimle bir yolculuk yaparım. Çıkılan bu yolculuk bana düşler görmemi sağlar ya da daha önce gördüğüm düşleri hatırlatır. Düş ve gerçek arasında gidip gelmeler, yaşanmışlıklarım resmime dahil olur, ya da yeni yaşam deneyimlerim olur.

Resimlerinizdeki masalsı etkiyi ifadeci bir anlayışla resmettiğinizi söyleyebilir miyiz?

Evet resimlerime bakan kişilerin ilk izlenimleri, masalısı bir dünyaya girdiklerini söylüyorlar. Bu, benim içimdeki dünyanın dışarı çıkma şekli böyle olduğundan olabilir. Masallar avutmak ve büyütmek için yazılır. Bende çizdiğim bu masal dünyaları içinde kendimi, avutuyor, büyütüyor, seyrediyorum, bu durumu yaşamak hoşuma gidiyor galiba…

Resimlerinizde düş-gerçek ya da varlık-yokluk gibi ilişkiler yanı sıra neler ön plana çıkıyor?

Varlık- yokluk kavramları resimlerimin felsefik temelini oluşturuyor. Resim, hem benim var olma alanım, hem de resmin gerçeklik zemininde yokluktan sıyrılıp, varlık gösterdiği bir alan… Düş ve gerçek arasında gidip gelirken, sabırsızlandığım ve heyecanlandığım olur, var olmaları için çaba göstermem ve onları oldukları yerden dışarı çıkarmam gerektiği ve bunun için beni bekliyorlarmış hissine kapılırım … Resimlerimin çoğu hesapsız, rastlantı temelli başlar. Ben onu zorlarım o beni zorlar… Bu sebepten kendiliğindenlik resimlerim için öne çıkan anahtar sözcüklerden biri olabilir. Yine öne çıkan ilişkiler içinde renk önem taşımaktadır. Renk ilişkileri nesne temelli gibi görünse de aslında düş ve gerçeğin bir biri üstüne çıkma, örtme, gizleme çabalarının itiş kakışmaları ile resmin içinde barınmaktadır.

Resimlerinizde şiirsel ve detaycı bir anlayış da var diyebilir miyiz?

Resimlerimde şiirsel bir etkinin varlığını hissettirmesini istiyorum. İkisi de duygu durumlarının aktarılması için önemli aktörler, birlikteliklerini denemek, aynı zeminde varlık bulmasını sağlamak resimsel çabalarımdandır. Bu arada şiir denemelerimde var, şiir yazarken de resimsel bir görüntünün metinle arasındaki ilişkisini yan yana getirmeye çabalarım… Evet detayı seviyorum, resimlerimde bakan kişilerin her bakışında ayrı bir detayı yakalamaları için çabalarım. Sıradan olan şeylerin detaylar sayesinde farklılık kazandığını düşünüyorum. Benim resimlerimde de her şey çok sıradan başlar ve devam ederken bir detay o sıradan olanı bozar. Bunu yapmak, yaparken izleyicinin bu detay karşısındaki durumunu düşünmek hoşuma gider ve beni heyecanlandırır.

Serginizin adı ‘Bir varmış bir yokmuş’. Biraz da sergi ile ilgili bilgi verebilir misiniz?

Evet sergimin içeriği adında gizli …Aynı isim altında bir sergimi Bozcaada Sanat Galerisinde geçen sene açmıştım. Onun devamında Galeri Artist Çukurcuma da ikincisini gerçekleştirdim. Sergide Tuval üzerine akrilik tekniği ile çalıştığım resimlerin yanı sıra, seramik denemelerim de yer almaktadır. Ben farklı zeminlere resim yapmayı seviyorum. Seramikte çok sürprizli, heyecan verici bir malzeme idi, ilgimi çekti. İlk denemelerimi izleyicilerle paylaştım. Bundan sonra da hem seramik hem de farklı malzeme denemelerim olacaktır.