2 Şubat 2011 Çarşamba

'Güzelim sarayı at harasına çevirdim'



Süleyman Saim Tekcan
Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde açtığı sergisi ile 50. Sanat yılını kutluyor. Sergide sanatçı özgün ve çağdaş üslubu ile at imgelerine dair resim ve gravürlerden örnekleri sunuyor. 15 Şubat’ta sona erecek serginin ardından Tekcan yeni projelerle karşımıza gelecek.

Hülya Küpçüoğlu

50. Sanat yılınızı Çırağan Karsperksi Sanat Galerisi’nde açtığınız sergi ile kutluyorsunuz. Nasıl bir 50 yıldı?

Benim 50 yılım dolu dolu bir elli yıl. İçinde eğitim yılları, atölyeler, müze ve belki başka sanatçılarla karşılaştırılamayacak kadar yoğun bir sanatsal çalışmalar var.

Sizin 8 döneminiz var ama sergide sadece bir döneminize ait işleri görüyoruz…

45. yıl sergimi İş Bankası’nda yapmıştım ve o sergimde tüm dönemlerimden resimler vardı. Bu sergide de dönemlerimden bir tanesi olsun diye düşündüm. Bugüne kadar çizdiğim nerdeyse 2000 tane at deseni var. Bazen gravür bazen yağlıboya olarak da yapıyorum. Aşağı yukarı 20 yıllık bir süreç. Ama bu atlar doğada olduğu gibi olan atlardan değil. Doğaya baktığımızda mutlaka resim oluyor ama sanatçının kimliği ne oluyor? O kimlik oluşturma dediğimiz süreçte eğer Süleyman Saim’in atları olabiliyorsa o atlar, benim oluyor yoksa herkesin atlarından farklı bir şey çıkmıyor.

At’larla ilgili serinizi sergi açtığınız mekanla ilişkilendirebilir miyiz?

Çırağan sarayı Osmanlı’nın önemli saraylarından bir tanesi. Bu dönem resimlerimin Çırağan’da sergilenmesi çok uygun oldu. Biraz da konseptin oraya uymasından dolayı tercih ettim. Oradaki atmosferde birçok dönemden işler koymak uygun olmayacaktı. Benim için de bu dönem çok önemlidir. En çok zamanımı dolduran dönemim diyebiliriz. Günlerce çizilen desenlerden yapılan gravürler veya desenler hem Osmanlı hem Türk kültürü hem de Anadolu uygarlıkları ile ilişkilendirilebilir. Gördüğünüz gibi orada bazı at figürlerinde Hitit göndermeleri de var. Bütün bu kültür birikimleri katman katman var çalışmalarımda.

Sergideki resim ve gravürlerinizde at yanı sıra insan figürü de yer alıyor…

Oradaki resimlerin bir kısmını ben Almanya’da yaptım. Gravürlerin bir kısmı son dönem çalışmalardan. Bu gravürlerin içersine söylediğiniz gibi at ve insan ayrı ayrı girdi. Çünkü at ve insan benim gözümde sanki neredeyse birbirine benzeyen 2 yaratık gibi. Mesela kadının saçı ile atın yelesi arasında ilişki var bana göre. At, insana en yakın yaratık.

At ve kaligrafiği birbiri ile ilişkilendirebilir miyiz?

Kaligrafi hareketi ile atın hareketi arasında ilişki var diye düşünüyorum. Gravürlerde ise yine hatlar var fakat okunur değil. Orada süperpoze olan birçok sözcüklerin iç içe girmesinden meydana gelen kaligrafik estetiğin atla birleşimini önemsedim. Tüm bunlar 20 yılın içinde yaptığım yüzlerce gravürde kullandığım şeyler. Türk resminin tartışmaları içerisinde ‘Türk Resmi nasıl olmalıdır?la da ilişkilendirilebilir. Bizim kültürel ilişkilerimizden yola çıkarak hat, tezhip, minyatür gibi zanaatları sanat gibi sunan çok insan da var ama benim sunduğum şey o değil. Benim sunduğum şey o kültürel alt yapı üzerine çağdaş bir resim oluşturmak.

Başka sergiler de gelecek mi?

Bundan sonraki sergilerde de konsept sergiler olacak. Mesela ‘Siyah-Beyaz’ heykelsi resimlerimden oluşan bir sergiyi Nişantaşı’nda, sonra bir retrospektif Ankara’da, ardından da Ekim ayında MKM ‘de yapacağım. Orada da retrospektif olacak ama ağırlıkta son dönemden resimlerim olacak. Böylece 50. yılımı 4 büyük sergi ile kutlamış olacağım. Ben Trabzonlu olduğum için ellinci yılım dolayısıyla orada da bir sergi yapmak istiyorlar.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Batıda Rönesans’ı sanatçılarla yaptı. Michalangelo, Leonardo olmasa Rönesans olmayacaktı. Şurada benim duvarımda Albert Dürer’in, diğer tarafta Goya ve Rembrant’ın resimleri duruyor. Bir bakıyorum bu insanların kendi ülkelerinde ne kadar saygın yerleri var. Benim gibi elli yılını tamamlamış bir sanatçının sadece sanatla yaşar hale gelememiş olması düşündürücüdür. Kazandığım her kuruşu sanata yatıran bir insanım. İMOGA’yı yaşatmak için uğraşıyorum oysa bu ölçekteki müzeleri Batı’da destekler yaşatıyor. Arkamızda ne hükümet, ne yerel yönetim, ne de ciddi zenginler var. Çalıştığımız ve ürettiğimiz şeylerden kazandığımızı müzeyi yaşatmaya harcıyoruz. Batılı koleksiyoner ve sanatçıların bana en çok sordukları soru ‘nasıl yaşatıyorsunuz bu müzeyi? Oluyor. Bu müzeyi her yıl 35 bin kişi geziyor. Ve bu gelen kişiler para ödemeden bu müzeyi geziyorlar. Para ödemeye kalksalar bu sayı düşecek. Bu Türkiye’nin en büyük sorunu. Bir devletin yaratan insanına, sanatçısına sahip çıkması lazım. Kalıcı olmayı ancak sanatla sağlayacağını bir devletin bilmesi gerekir. Dünyada 40 bin devlet gelmiş geçmiş ama 20 devlet sayamıyoruz. Saydığımız devletler sadece sanat eserleri bırakan devletler oluyor. Sanat eseri bırakmak bizim yapacağımız en önemli şey. Çünkü belleklerde onlar kalacak ve gelecekte bir ülkeye ‘böyle bir devlet vardı‘denilecekse, şu eseri bırakan devlet şu devlettir denilecek. Gerisi yok olacak. O yüzden o güzelim sarayı at harasına çevirdiğim için de çok mutluyum..Bütün o şıklığın içersine o atların çok yakıştığını düşünüyorum.

(Süleyman Saim Tekcan röportajı 1 Şubat 2011 tarihinde Haber Turk Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder